2 Temmuz 2012 Pazartesi

pavlo irynich'in kış sabahı


koyu mavi siyaha çalan bir gökyüzüne uyandı pavlo ırynich. yataktan doğruldu, üzerinde mavi çizgileri olan gri yorganı ayak uçlarıyla karyolanın dibine sıkıştırdı (pavlo yapmasana, bak kırıştıracaksın güzelim yorganı, üstelik daha yeni ütüledim). annesinin sesi kulaklarında çınladı. kalkarken yerdeki saate takıldı gözü. o an geç kaldığını anladı. hızla tuvalete koştu. çişi bitmek bilmedi, daha hızlı işeyebilmek için kendini kastı pavlo. elini yüzünü yıkadı, aynaya dönerek burun deliklerini kocaman açıp içindeki sümükleri aldı. 

pavlo ırynich: 24 yaşında, önemsemediği bir memuriyet işini sürdürüyor, ailesinden ayrı 1+1 evde tek başına yaşıyor, arada sevgilisinin de eve geldiği oluyor, iş yerinde kimseden hazzetmez.

gardırobundan en az kırışık gömleğini alıp mutfağa koştu, düğmelerini iliklerken bir yandan buzdolabından kahvaltılık çıkarma peşindeydi. ağzına bir zeytin attı, arkasından sandalyeye asılı ekmek poşetinden bir dilim ekmek kopardı. tekrar içeri koştu, pantolonun paçasını ayağına geçirdiği gibi mutfağa döndü. buzdolabından asidi kaçmış kolayı çıkarıp önündeki bardağa boşalttı. peyniri kalıp olarak kaldırıp bir parçasını ısırdı, bir parçada yere döküldü (aşk olsun pavlo, daha yeni temizledim mutfağı). her lokmada daha fazla geç kalmamak için odaya dönüş isteğiyle doluyordu ama açlığını henüz bastıramamıştı.

pavlo ırynich: 177 santim, 65 kilo, yeşil gözler, kısa saç, memuriyetten arta kalan zamanda bırakılan sakal, en sevdiği kıyafeti geçenlerde mağaza vitrininde gördüğü kareli gömlek.

pavlo yatağını bile toplamadan kendisini a. şehrinin soğuk havasına bıraktı. saatine baktı, saatine bakamadı, aceleden evde unutmuş olmalıydı. daha fazla geç kalmamak adına taksiye bindi. taksiciden biraz daha hızlı gitmesini rica etti. 4 dakika 25 saniye süren yolda bin türlü yalan uydurmuş, kendisini de bu yalanlara inandırmıştı. taksiciye parasını takdim etti, üstünü beklemeden fırladı. bankanın önüne geldi, kapı kapalıydı. rezil olmamak için önce sanki gelip bankanın açılış kapanış saatlerini kontrol ediyormuş intibası vermeyi denedi sonra bir arkadaşını bekleyen insan modeli halini alarak telefonunu kulağına götürdü, yerdeki karolara bakarak ileri geri yürümeye başladı. etrafta kimseler yoktu (yalnızsın pavlo, devam et). biraz önceki taksicinin sesi.

pavlo ırynich: 2 senedir memuriyet işini yürütmekte, pazar günleri çalışmadıklarını biliyor ama hangi gün pazar onu tam kestiremiyor, yalnız yapmaktan hoşlandığı şey parkta çay içmek.

sevgilisini aramak geçti pavlo'nun içinden (canım biliyorsun dün mesaiye kaldık, uyumak biraz olsun benim de hakkım). vazgeçti, evinin yolunu tuttu. terlemişti pavlo, üstündekilerle beraber duşa girdi. üstündekileri ve kirli sepetindekileri toplayıp çamaşır makinesine doldurdu, içine bolca deterjan döküp çalıştırdı (bak pavlo, artık sadece bu topu atacaksın çamaşırlarının içine, hiç deterjana para verme e mi oğlum).

pavlo ırynich: termosu var, evi k. parkına yakın, hava soğuk, sigara kullanmıyor ama kötü bir öksürüğü de yok değil.

pavlo akşamüstü termosta çay yaptı, kağıt peçetenin içine şekerlerini koydu, bir kupa yanında fazladan bir kupa daha aldı. pavlo'ya apartman kapısını kapıcı açtı. sekiz dakika sonra parka giriş yaptı, telefonu çaldı ama elleri dolu olduğundan cevap veremedi (aşkım, bu gece sana geleyim diyorum, yemek yedin mi?). 'her zamanki yer'i olan insanları kıskandı pavlo ırynich, rastgele bir yere oturdu. soğuk katlanarak artmakta, burnundan sümükler akmak üzereydi. çay koydu, çok şeker attı. kaşık almamıştı pavlo. cebinde getirdiği '3 ü 1 arada'lardan birinin içini çöpe döktü, ambalajı ters çevirdi, çantasındaki kalemi çıkarıp ambalajın içine soktu. bunları yapması 47 saniyesini aldı.

pavlo ırynich: parkta tek başına, çay içiyor, telefonunda bakmadığı bir cevapsız araması var, henüz yarına yetiştirmesi gereken raporları yapmadığını bilmiyor.

çevresine baktı pavlo, yan bankta ellerinde eldiveni olan bir kız gördü, kupasına daha sıkı sarıldı. sonra göz göze geldiler, pavlo gözlerini hemen kızın avucundaki kitaba kaçırdı (geçen partide bir kızla tanıştım pavlo). tekrar kıza baktı, kızın hala baktığını görünce elindeki termosu işaret etti. kızın başını salladığı görünce termosuyla birlikte yan banka yöneldi. çayı doldurdu, peçetenin içindeki şekerleri uzattı, çayı kendisi karıştırdı. kız çayı alıp kitabı okumaya devam etti. pavlo önüne bakarken her şey bir şeyin etrafında durmadan döner, insanın payına düşen sarhoşluktur dedi. kız anlamsızca başını çevirdi, pavlo açıklama gereğiyle doldu: 

kitapta geçiyor da.“ 
oraya kadar gelmedim herhalde. pavlo ırynich tedirginlikle gülümsedi, daha da konuşmadı (konuşsana be adam).

pavlo ırynich: biraz utangaç, daha da konuşacağını sanmıyor, çay tam kıvamında, burnu kızarmış, cebinde peçetesi yok ve bunun farkında değil, yanındaki kıza kumpir ısmarlamak istiyor, kendisi de çok seviyor ama sevgilisi sevmediği için uzun zamandır yemedi.

kumpir yemeye gidelim mi?
sana gidelim.

pavlo şaşkın ama huzurlu. çayından son yudumunu aldı, eşyalarını topladı. saatine baktı, saatine bakamadı, rahatlıktan evde unutmuş olmalıydı.

kapım çaldı, birtakımçokmühimevgereçleri pazarlamaya gelmişler, gönderip içeri döndüm. murat hareketsiz beni bekliyordu, çayımı doldurdum biraz önce koltukta bıraktığım bedenimin üzerine oturdum. murat atıldı önce.

ee, olum sonra noldu, çatlatmasana adamı.
uyandım murat, nolucak.

bu hikayenin aslını bilen adama sevgilerimle
kış - yarıyıl tatili - 2009

7 Haziran 2012 Perşembe

söz bitiği

Bar tabureleri üzerinden akıp giden zamanın acizliğine, kendimi ortasında bulduğum durumun gülünçlüğüne kimseyi inandıramadım. Soğuk ve boş kaldırımların, izbe ve terkedilmiş endüstri fabrikalarının, nemli ve sinir bozucu nezle girdaplarının yalnızlığa terkediliş hikayelerinde bir burukluk, kırılmışlık buldum. Eski telefon kulübeleri kadar eski; spotlarından biri sönmüş otele paralel reklam panolarının yılgınlığı kadar yılgın; paslı demir kaydıraklar kadar paslı, her şey olması gerektiği kadar her şey. Hiç kimsenin hiçbir şey ifade etmediği şu günlerde aynı havadan soluyan iki aynı dünya insanı tanıdım.

Saçımı ve dahi yalnızlığımı birkaç damla suyla ıslatıp bir yanda toplamaya çalıştım, açık kapıdan geçip merdivenlerde yükseldim, zile bastım.

Niye zahmet ettin?
Ne zahmeti canım.

27 Mayıs 2012 Pazar

önümde sadece

Önümde sadece 78buçuk merdiven vardı aceleyle asansöre bindim günün yorgunluğunu kapının ardında bıraktım kötü şeyler dışarıda kalır içinde poşet olan hamburgerle kolayı mutfak masasına koydum buz mavisi kotumu yere yakasız gömleğimi kirli sepetine attım pijamalarımla tam tekmil hamburgerin huzuruna çıktım fazladan istediğim alırken ağız burun eğmelerine katlandığım ketçapla mayonezi buzdolabına kaldırdım yirmiyedi oldular şimdiden ama veren çocuğun ağzının üstüne de yerleştirmek istemedim değil Selim seni aradım sonra ben de sana sürpriz yapacaktım ama işte işler uzayacak gibi duruyor dedin gelemem dedin gelsen ne iyi olurdu değil mi Selim erkenden yatağa girdim gece 2'de kan ter içinde uyandım rüyamı hatırlıyorum merdivenlerden hızla aşağı iniyorum ama aynı anda yanda paralel bir merdiven daha var içlerinden biri bodruma iniyor ki bodruma inince tekrar yukarıdan başlamak zorundayım öteki merdiven dış kapıya açlıyor peşimde zihinsel engelli biri var çocukken çok görürdüm bu rüyayı ve çok da korkardım aynı korkuyu kaskatı bedenimde hissediyorum ne o beni yakalayacak kadar yaklaşıyor ne de ben arayı açabiliyorum elini uzatsa yakalayacak korkusu var üzerimde bu korkuyla daha da geriliyorum hep yanlış yolu seçip üst kattan tekrar başlıyorum uzun süren kovalamacanın ardından apartmanın çıkış kapısını buluyorum ellerim titriyor kapının kilidini bir türlü çeviremiyorum arkamı dönüyorum yine o tam kilidi açıp dışarı çıkacakken uyanıyorum film karakterleri gibi elimi yüzümü yıkadım saate ancak o zaman baktım odaya döndüm yerde duran buz mavisi kotu üzerime geçirdim altımdaki pijama yukarı doğru katlanınca farkına varıp önce pantolonu sonra pijamayı çıkarıp tekrar pantolonu giydim üzerime bir gömlek hırka geçirdim 78buçuk merdiven kıvrımlı sokaklar okul yıllarından kalma alışkanlıkla ucuz olduğunu tahmin ettiğim barlardan birine girdim sıradan bir bar biraz sonra içtiğim ikinci ucuz biranın köpüğünde başka hayallere daldım bir Ramazan günü 12 13 yaşlarındayım hava hafif rüzgarlı akşam ezanı okunuyor çok da acıkmamış karnım Yusuf'un okuldan çıkmasını bekliyorum o da 8 9 yaşlarında okul zili çalıyor kapının önünde bekliyorum Yusuf'u kalabalığın içinden çıkarıyorum şaşırıyor eve dönerken yalan söylüyorum bizimkiler yengemlerde biz şimdi eve uğrayıp üstümüzü değiştiricez oradan da yengemlere geçicez diyorum inanıyor eve varıyoruz kapıyı çalıyorum annem açıyor Yusuf şaşırıyor annem neden eve gelmedin acından ölücen sokaklarda diye sitem ediyor hesabı ödeyip çıktım bardan merdivenlerden inerken başka bir eski tarih anısı geldi aklıma ilkokul dördüncü sınıftayım önümde Raci oturuyor biri bir okuma parçası okuyor biz de parmaklarımızla takip ediyoruz Raci ikide bir arkasını dönüp bana bakıyor kesin nerede kaldığımızı kaybetti benden bakmaya çalışıyor diye düşünüyorum o an gözümle takip etmeye başlıyorum parçayı parmağımı da alakasız bir yerde gezdiriyorum Raci daha sık dönüp bakmaya başlıyor onu kandırdığımı düşünürken öğretmen benim adımı söylüyor bir anda kafam karışıyor doğru yeri bulamıyorum ağlamaya başlıyorum bundan sonrasını hatırlamıyorum kapıdan çıktım temiz hava başımı döndürdü hayır karşıdan geçen güzel başımı döndürdü hayır karnım açtı açık bir hamburgerciden hamburger ve kola aldım fazladan da ketçapla mayonez istedim evin yolunu tuttum dış kapıyı açtım önümde sadece 78buçuk merdiven vardı aceleyle asansöre bindim günün yorgunluğunu kapının ardında bıraktım kötü şeyler dışarıda kalır içinde poşet olan hamburgerle kolayı mutfak masasına koydum

“Abi napıyosun?“
“Oğuz Atay okuyorum.“
“Abi uyuyorsun.“
“Gece uykum kaçtı da.“

29 Nisan 2012 Pazar

başlıksız

Yazı öncesi edisyonu: Öykünün iki farklı versiyonunu dinlemek için TAK ya da TUK.

Metrodan indim. Otomatik kapıların tıslama sesi, asansörün kendine has yağlı kokusu, üç kez üst kilit, iki kez alt kilit, kapının açılması, elimdeki poşetlerin mutfağa savrulma efekti, kendimi salondaki berjer koltuğa bırakışım, koltuktan kalkan tozların loş ortamdaki fotoğraf karesi, koltuğun döşemesine nüfuz eden koca götüm, yarısı açık perdeden giren akşam güneşi, televizyonun yanındaki duvar aynasında uzaktan tanıdık bir surat, sonradan kaçı kaç geçtiği hatırlanmayacak saat, uyku.

Bütün gün, gece, ertesi gün, hatta ertesi günün akşamı; kaç saat uyunabilirse. Bu sefer daha dikkatli olmak kaydıyla saate baktım: 16.14. Kalktım, yüzümü yıkadım, mutfağa saçılan domatesleri topladım, evyenin içindeki bulaşıkları sudan geçirdim, bulaşık makinesine dizdim, atıştırmalık bir şeyler hazırladım. Yeniden berjer koltuk, önümde masa, üzerinde atıştırmalıklarım, sağımda duvara yakın duran televizyondan gelen boş sesler. Kulak kesilsem arada söylenenlerden kendime bir pay çıkarabilirim belki ama ne gerek. Saate baktım: 16.54. Aradaki ayakkabılıktan bim poşeti içindeki kramponlarımı alıp yatak odasına geçtim, çantamın içine attım. İçeriden telefonun sesini duyup salona döndüm. 

1-Mesaj: Arkadaslar su takimi bir daha yenelim! simdi hepinizin birer LAMPARD olduğunuzu gösterme vakti! :) 5:30'da terazidere'de olun KARTALLAR!!! 6da sahaya çikip 7'ye kadar durmadan savaşıcazzz...

Ahmet'in hoyrat türkçe kullanımına alıştığımdan, 'tamamdir yavru, gorusuruz' yazıp telefonu berjer koltuğun kolluk kısmına bıraktım. Telefon herhangi bir mesajla titreyip düşebilirdi, benim de beklediğim tam buydu belki. Tekrar yatak odasına döndüm. Galatasaray formamı, formamdan bağımsız gri şortumu, fazladan çorabımı, şifonyerin üzerinden deodorantımı alıp çantaya yerleştirdim. En son mutfağa dönüp fazla poşetlerden bir bim poşeti daha attım çantaya maç sonu kirlileri koymak için. Evden 17.00'da çıktım.

Metrodan indim. Otomatik kapıların tıslama sesi, Terazidere'nin tehlikeli sokakları, takım arkadaşlarıyla selamlaşmalar, Ahmet'in maç konuşması, koridorda başlayıp boş alanda devam eden ısınma hareketleri, ilk depar, ikinci depar, üçüncü başarısız pas, kalede bir kaç kurtarış, savunmaya sitemde bulunma, direkten auta giden şut, geçse ne pastı denilecek ara topu, savunmada az adamla yakalanıp topu ikinci alana taşıma başarısı gösterme, ter kokan soyunma kabini, rakip takıma ayağınıza sağlık dilekleri, takım arkadaşlarıyla vedalaşma, Terazidere'nin tehlikeli sokakları, otomatik kapının tıslama sesi. Metroya bindim.

Berjer koltukta oturmuş meyve soyuyordum, sağ tarafımda televizyondan garip sesler geliyordu, ah bir dinleseydim belki de... Telefonum çaldı, meyve soyma işini bitirince kalkıp ellerimi yıkadım, telefona baktım: mesaj.

2-Mesaj: Biliyorum belki hic iyi oynamadim ama oynamasamda yenemezdik biz bunlari adamlarda cok iyiydi. bozmayin moralinizi kartallar :)

Cevap vermedim, meyvemi bitirdim, televizyonu fişten kapattım, yatağıma geçtim. Gündelik sıkıntılarımı düşünmeyerek yok edebiliyordum, aynı anda hem işsiz güçsüz hem de dertsiz tasasız olabiliyordum; bu iyi bir şeydi. Yattım.

Yattığım yerden doğrulup, perdeye uzandım. Hafiften araladım. Hava henüz aydınlanmamıştı. Pencereyi açıp elimi dışarı uzattım, avucumu bir öne bir arkaya savurdum, rüzgar yok gibiydi. Sol elimi duvara sürerek yatağa geri uzandım, ardından komodinin üzerindeki telefonu aldım. İki mesajım vardı.

3-Mesaj: Beyler çarsamba gunu maç var. kadro yine aynı ben, burak, ogun, omer, oskan, tolga we benim getircegim bi abi. cevap verin..

4-Mesaj: Beyler ACİLLLL cevap!!!

Cevap atmadım. Yataktan çıktım, üzerime bir hırka geçirdim, dışarıya attım kendimi. Hava beklediğimden sıcaktı. Açık bir çorbacı bulabilme ihtimalimle onu bulmam arasındaki bağıntı, fena halde birbirine benzeyen sokaklar, içsel dışsal çarpım, tıkalı mazgallar, çorbacı, is kokan sokaklar, çöp dolu konteynerler, çorbacı, kapalı kepenkler, ıssız köpekler, sarhoş tinerci uykusu, çorbacı. 'Açığız' yazısının içinden geçip en köşe masaya oturdum. Gençten bir çocuk geldi: 'Abi ne içersin?'

5-Son: Çorba var mı?

9 Nisan 2012 Pazartesi

geçiyordum hiç .2.

Asansörle birlikte hayatımın alt katmanlarına yolculuğum başladı; 3, 2, 1. Apartmandan çıkıp köşedeki taksiye el ettim. 'Merhaba, İstiklal lütfen'. Taksi ana caddeye savrulurken ben yine düşüncelere daldım. Trafik olur diye İstiklal'e gelmeden indim. Pera'nın arkasından İstiklal'e geçtim. Yarım saat erken geldiğimden ve evden çıkarken doğru düzgün bir şey yemediğimden Ağa caminin oradan sapıp yönümü dürümcüye çevirdim. Henüz vakit neye vardı orasını bilmeme imkan yoktu.

Kapının üçüncü çalınışında kendime geldim. Koltuktan doğrulup önce istemsiz duvarda benden önce de var olan saate bakıp ardından kapıya koştum. Sersemlemiş halim misafirlerimi güldürdü. Ben ekmek almaya çıktığımda her biri kendi telaşesinde olan misafirlerim... Masaya geçtik. Yemekleri servis ederken, biraz daha yemeleri konusunda ısrar ederken, sofrayı toplarken, bana yardım etmelerine izin verirken, kahveleri hazırlarken, hatta fal bakıp bakamayacağımı sorduklarında yüzümü ekşittiğimde bile aslında pek önemsiz görünen, aklımda büyükçe yer kaplayan şey zil sesiyle yarıda bölünen rüyamın devamıydı.

Saat 10 buçukta misafirlerimi uğurladım, bilgisayarı açıp hayatımın eksenine Eksen'i yerleştirdim, o da Björk'ten Like Someone in Love'ı. Maria yardım etmek için benimle kalmıştı. 11 gibi bulaşıkları yıkamaya başladık. Gördüğüm rüyanın ayrıntıları yağlı tabakların üzerinden akan deterjan gibi evyenin içindeki girdaba karışarak gözden kayboluyordu. İşler bittikten sonra Maria balkona geçip bir sigara yaktı. Ah düşünceli kız, sigara kokusuna tahammülüm olmadığını öğrenmiş demek. Elimde anannemin ördüğü gri hırkayla yanına çıktım, balkon kapısını üzerime çektim. Hırka, nazenin bedenine biraz büyük geldi. Daha önceleri pek konuştuğumuz söylenemezdi belki ama bu sefer gün boyu hiç konuşmamıştık. Sigarasından son fırtı çekerken yüzüme gülümseyerek baktı. Balkon kapısını açtığımda içeriden yüzümüze I Dig Love'ın melodisi vuruyordu. Arkamda kaldığı için yüzümü göremedi ama ben de gülümsedim. Yalnız olsam hiç değilse nakarata eşlik ederdim.

Maria'ya kendi yatağımı verdim, ben de kanepeye uzandım. Aklım fikrim rüyadaydı, aşağı yukarı aynı ortamı yaratmıştım. Maria'ya iyi geceler diledikten sonra... Sabah matkap sesiyle uyandım...


1 hafta sonra pazartesi


Beş arkadaş arabayla Regensburg'tan Münih'e doğru yol alıyorduk. Hep beraber çıktığımız bu yolda aslında her birimiz kendi hikayesinde yol alan beş kişiydik. Radyoda cızırtılar arasında Eurotrash Girl çalıyordu. Maria başını bana yaslayıp şarkıya eşlik etmeye başladığında klişe aşk sahnemiz tamamlanmış gibi hissettim. Bir yandan yalnızlığın ağırlığının üzerimden kalkmasına seviniyordum, bir yandan da fazladan bir başa üzüntülerimi sattığıma inanamıyordum.

Dürümümü bitirmiş çayımı içmiş, hesabı öderken bir yandan da ağzıma karanfil atma peşindeydim. Saatimi kontrol ettim, on dakikam daha vardı. Caminin arasından tekrar İstiklal'e saptım. Koyu lacivert boyalı bir binanın önünde durdum, başımı kaldırıp üçüncü katın penceresine doğru baktım. Açık camdan dışarı tüller savruluyordu. Binanın yan caddeye bakan girişine yöneldim, garip posterleri olan karanlık koridordan geçip asansöre bindim, 3 tuşuna bastım. Asansörle birlikte hayatımın 0 seviyesine yolculuğum başladı: 1, 2, 3.

Korna sesleriyle uyandım, alnımı avucumun içine silip, ıslaklığı camın soğuk yüzeyinde gezdirdim. Kaskatı kesilen sırtımı kütürdettim, arabadan indim.

edisyonal hareketler bunlar: 'Geçiyordum Hiç'e devam etmeyeceğim, başvurduğum burs çıkmayınca benim de Regensburglara falanlara filanlara gitme ihtimalim kalmadı. Kırıldım. Öyle ha deyince de olsun lan canım sağ olsun denmiyor.

31 Mart 2012 Cumartesi

geçiyordum hiç .1.

Uzun süreli bekleyişten sonra kitap nihayet elime ulaştı. Sıradan insanların gündelik uğraşlarına harcadıkları kadar vakti ben de rutin ihtiyaçlarımı karşılamak için kullandım. Kahvaltımı yaptım, evin dünden kalan dağınık halini hizaya soktum, bulaşıkları yıkadım, kirlileri renklerine göre ayırıp makineye bir posta çamaşır attım, yatağımın yerini değiştirdim ve sanırım bunu son bir hafta içerisinde üçüncü kez yaptım. Bu sefer de nehri ve köprüyü ayak ucuma getirir şekilde yerleştirdim yatağı. Mekik çekerken kalkmak için bahanem olur bu manzara diye düşündüm.

Öğlene doğru çamaşırları makineden çıkardım, balkona astım. Bir ara mandal almak için içeri dönerken plastik bardağa ektiğim biberlere biraz su verdim. Buranın güneşsiz, bedbaht havasında yeşermeyecekler belki ama denemezsem hiç bilemem. Ancak bu işlerden sonra balkondaki masayı kurdum, kitabı, notebooku ve müsvette kağıtları çarçabuk yerleştirdim. 'İnsan ancak yalnızken düşünür ve yalnızken mutsuz olur'. Beğenmedim ama bir daha da çevirmek içimden gelmedi. 

İki aydır Regensburg'dayım ama balkonumdan birazını görebildiğim eski bir köprü dışında mutsuzluğumu giderecek hiçbir şeyim yok. Ergenlik mutsuzluklarımızın bir gün son bulacağını bilmemize rağmen gündelik sıkıntılarımızın hep var olacağına dair inancımız belki de büyüyünce farkına vardığımız bir burukluk. Bazen bana ölümü hatırlatıyor. Yaşamın bir sınırı var, kaç sene buna kanaat edemem ama taş çatlasın sigarasız yetmişbeş, peki ya öldükten sonra? Sonsuzluk yüzyıl mı, bin yıl mı, yoksa çocukken ellerimi geriye, iyice geriye birbirlerine kavuşturuncaya kadar geriye itip anlattığım kadar çok mu sürer? 

Ben iki aydır çevremde onlarca insan varken yalnızım, mutsuzum sevgili yazar ve şimdi bana benim bildiğim doğrudan farklı bir şey söyleyerek başlıyorsun kitabına. İşte tam o an kitabı senin yanlış bildiklerine karşın benim içinde bulunduğum gerçeklikle çevirme isteğiyle doldum. Yapmadım, düşündüklerimi yapmaya cür'et eden biri değildim. İki aydır haftanın üç günü dışında kahve, sigara, film, müzik, kitap, mastürbasyon, spor, uyumak, düşünmek, yazmak, yemek yemek, temizlik yapmak ve sırt üstü yatıp tavanı izlemek gibi ancak tek kişilik yaşamların yaptığı faaliyetlerde bulundum. O, evde bulunmadığım üç günlerde de bereket versin yağmura pek az denk geldim çünkü ben yağmur sevmem. 

Mutfağa döndüm, fasulyenin suyunu değiştirdim, üstte kalan kabukları ayıkladım. Bu sırada yayınevine yazacağım mesajı tasarladım. Geri dönüp editörüme kitabı çeviremeyeceğimi, bir daha bana kitap göndermezlerse bu durumu anlayışla karşılayabileceğimi bildiren bir özür mesajı yolladım. Bir süre hiçbir şey yapmadan balkonda insanları izledim, yağmur başlayınca eşyalarımı toparladım, masayı katlayıp kenara kaldırdım, içeri geçtim. Tencereye yağı ve soğanı atıp kavurmaya başladım, ardından salçayı ve baharatları ekledim, en son da fasulyeyi ve sıcak suyu ekleyip pişmeye bıraktım. 

Salona geçtim, önce dilini pek bilmediğim Alman kanallarında dolaştım, sıkılınca da elime bir kitap alıp tekrar mutfağa döndüm. Kırmızı dikdörtgen masanın apartman boşluğuna bakan yamacına oturdum. Aslında masa tam dikdörtgen değildi; köşeleri yuvarlak kavisli olanlardandı. Sandalyenin bacakları demirdendi, kıç ve sırt koyma yerlerinde süngerler vardı. Rahmetli eniştemin evinde de buna benzer sandalyeler vardı. Hazır aklıma gelmişken ruhuna fatiha okudum, apartman boşluğunun rutubetini kokladım ve kitabın ilk sayfasını çevirdim. 

''Çoğu zaman her şey önceden bellidir; mucize, evin bugün yarın ölecek ihtiyar kedisidir. Bütün gün bir köşede kımıldamadan uyur. Uyansın isteriz, ama yazık değil mi, uyusun isteriz.''

Bir ara gözüm karşıdaki camda beni izleyen ya da camın yansımasında kendisine bakan yaşlı kadına ilişti. İlk cümleyi tekrar okudum, tekrar kafamı kaldırdım, bir çift buruşuk gözün beni izlediğine kanaat getirince tebessüm ettim. Kadın hiç oralı olmadı, ben de önemsemedim. Aramızda bir apartman boşluğundan öte uzaklıklar vardı ve sonuçta ben Bavyeralılara, dahası Almanlara akıl sır erdirememiştim, yalnızlığımın müsebbibi bilhassa buydu. Gözüm mutfak dolabının kenarındaki ufak yeşil kadranları olan saate ilişti, misafirlerimin gelmesine az kalmıştı. Bu sefer ilk cümleyi daha vurgulu olmak kaydıyla ilk paragrafı tekrar okudum, kitabı sayfaları masanın üzerine gelecek biçimde bıraktım, salona geçip masayı kurmaya başladım. Mutfak ve salon arasında bir kaç kez mekik dokuduktan sonra bir tek sürahiyi getirmediğimi fark ederek mutfağa döndüm. Fasulyenin altını kıstım, sürahinin dibindeki suyu çalkalayıp evyeye döktüm, tekrar ağzına kadar suyla doldurdum, masaya bıraktım. 

Anahtarlarımı aldım, kapıyı alttan kitleyip ekmek almaya çıktım. Tadına alıştığım Ankara ekmeğine mukavemet edemezdi belki ama buraya has ekmeği de çok sevmiştim. Çıkmışken misafirlerim için de bira almaya karar verdim ama param yetişmedi. Bir dahaki gelişimde vermeyi teklif etmeyi düşündüm. Yapmadım, sonuçta düşündüklerimi yapmaya cür'et eden biri değildim.

13 Şubat 2012 Pazartesi

şöylelemesine siyahtı gökyüzü

ÖN SÖZ

Önceleri bir ön söz yazmıştım ama hem insanın kendi kendisine ön söz yazması saçma geldi hem de Oğuz Atay bana güler sandım, sildim. En nihayetinde şu anda okuduğunuz şeyin başlığı ön söz ve bu aşağı yukarı bir ön söz yazdığım manasına geliyor.

Her Şeyin Başlangıcından Önceki Gece

Pazar akşamı pazartesiye dinç başlamam gerektiğinden erkenden yattım. Gözlerim kapanana kadar geçen sürede biraz Turgut Özben’e misafir oldum, arada bir de boş beyaz sayfaya sabahsı için ufak notlar aldım. Saate en son 23’ü 37 geçe baktım.

1. Gün

Sabah 10 gibiydi uyandım. Bilgisayarı açıp başına geçtiğimde 10’u 37 geçiyordu. Bu arada muhakkak ki tuvalete gitmiştim, yüzümü yıkamıştım ama kahvaltı yapıp yapmadığımı hatırlayamıyorum. Gün boyunca, başvuracağım proje için karşıma çıkacak soruları cevaplayacak zihinsel gücü kendimde buluyordum. Önce ilk sorunun türkçe açıklamasını yazdım, anahtar noktaları belirledim ve karışık da olsa aklıma gelen her şeyi yazdım, daha sonra hepsini düzenli bir hizaya soktum. Bu işi bitirdiğimde saat öğlen 3’e geliyordu. Babam işten gelmişti, ona yemek hazırladım, ben de yedim mi yemedim mi yine bu noktayı hatırlayamıyorum.

4 gibi bir ara verdim, amcamın marangozhanesine gittim, şarkı cdsi yapmamı istemişti, sanırım bunun için orada bulunuyordum. 6 gibi eve döndüm, kalan sorulara yanıt vermeye başladım. Akşam oldu, akşam yemeği yedim mi yine hatırlayamıyorum, dizi falan izlendi, meyveler soyuldu, ben bu işler sırasında yine sorulara yanıt verme çabasındaydım. Gece oldu, bizimkiler yattı.

2.Gün

Bizimkiler yattı ama ben uyumamıştım. Sabaha karşı 3 gibi sorulara yanıt verme işlemim bitmiş, gitmek istediğim ülkelerin sıralamasını yapıyordum. Şu anda bile neden bilmiyorum ama ilk sıraya Almanya’yı ikincisine Fransa’yı yazdım. Aslında Almanya’yı yazma nedenim Türk bulabileceğim bir yer diye düşündüğümdendi belki ama Fransa için hiçbir nedenim yoktu. Sonrasına Hırvatistan’ı, Çek Cumhuriyeti’ni, Avusturya’yı ve İspanya’yı yazdım, yazmışım dersem daha doğru olur, tam olarak bilinçli bir süreç değildi. Bir ara denk getirip bir yerden çıktısını alırım düşüncesiyle bütün bilgileri flash diske attım.

Saatimi 9.30’a kurduğumda önümde 4 buçuk saatlik uyuma fırsatı vardı. Para gibi, 3 liralık soğan, 50 kuruşluk dondurma gibi, sadece 4 buçuk saatlik uyku.

9 buçukta uyandım, evde kaldığım günlerin kirini üzerimden atmak için banyoya girdim, 20 dakikalık banyo: 4 buçuk saatlik uyku ve 20 dakikalık banyo. Daha önce hiç hastanede kalmadım ki ne hazırlamalıydım bileyim. Terlik, havlu, para, şarj aleti, diş fırçası, temiz çamaşır, ha bir de kitap. Bunu şimdi olayın üstünden ancak bu kadar zaman geçtikten sonra daha sağlıklı söyleyebiliyorum ki kitap. Çantamı hazırladım, E. ile telefonlaştım, yola çıktım.

Her ihtimale karşı akbil yüklettim, Zeytinburnu’na geçmek için tramvaya bindim. 10 dakika sonra metrobüs durağına geldiğimde E., tahminimce 6-7 dakikadır seni bekliyorum diye sitem etti. Zor da olsa beşinci ya da altıncı metrobüse bindik, yol boyunca dün doldurduğum başvuru formu ve yazdığım ülkelerle ilgili sohbet ettik. Sohbet sırasında gözüm orta kapının hemen solunda gidiş yönünün tersine koltuklardan birine oturmuş 30’lu yaşlarında alımlı kadının ince çoraplı bacaklarına kayıyordu. Daha sonra bu yaptığıma kızıp içimden ona bakan diğer erkeklere kızdım.

Zincirlikuyu’da indik, metrobüsle Anadolu Yakası’na aktarma yerine boğaz havası almak için Beşiktaş’a inip oradan vapuru kullanmayı tercih ettik. Zincirlikuyu’da hiç karşıya geçemeyeceğimizi düşündüğüm bir yan yol bağlantısında biri yol verdi. Otobüste Beşiktaş’a gelmeden insek de başvuru formumun çıktısını alsam diye düşünürken Beşiktaş’a gelmiştik bile. Otobüsten inince az biraz Alkım’da oyalandık. Ardından ilk vapurla karşıya geçtik, boğaz havası hem bana hem de E.’ye yaramıştı. Kadıköy’de bir büfede ufak bir sosisli yedik, daha önceden gittiğimiz için hemen hangi otobüse binmemiz gerektiğini bulduk. Hastanenin durağına geldiğimizde indik. 10 dakika sonra odadaydık. Odada daha sonradan isminin Sefa olduğunu öğrendiğim 25 yaşlarında bir abi ve babası vardı. Gün içinde vakit geçirmeye çalıştık, telefonla oynadık, sohbet ettik, arada çeşitli testler için E.’den kan alan, kalp ritmi ölçen hemşireler dışında fazla bir şey olmadı. Getirdiğim kitaptan birkaç cümle okuyup kenara bıraktım. Akşama doğru yemek yemeye yakınlardaki bir alışveriş merkezine gittik. E.’nin canı iskender çekmişti, ben de ona uydum.

Hastaneye döndükten bir müddet sonra biz yokken gelmiş olan hastaları ameliyat öncesi tıraş etmekle görevli biri tekrar geldi. Tıraş esnasında kitabı sordu, sizi beklerken okudum da çok güzelmiş dedi. Aslında ben önce Zeki Demirkubuz’un filmini seyretmiştim, filmin sonunda Zeki’nin bu kitaptan esinlendiğini yazdığını görünce merak edip aldım, dedim. Bayağı beğendim deyince ben de içimde muhakemesini yaptıktan sonra ben yarın bitiririm, buraya bırakırım, E.’den alırsınız, dedim sonradan pişman olacağımı bile bile.  İşi bitti, kitap için teşekkür etti, gülerek içine bir de hediye yazısı yazarsın artık dedi ve gitti. Odamızda bir tane açılır koltuk bir tane de sandalye vardı. Ben E. ile hasta yatağında yattım, Sefa abi de koltukta. 11 gibi kitabı elime aldım, 12 gibi gözlerim kapanıyordu.

3.Gün

Gece çok soğuk geçmiş, saat 7’de uyandırılana kadar pek çok kereler uyanmıştım. Tam emin değilim ama 8 ya da 9 gibi hasta yakınlarını odalardan dışarı çıkarmışlardı. Sonradan bunu doktorların hastaları rahatça gezip durumlarını kontrol etmeleri için yaptıklarını öğrendim. Çıkarken yanıma cüzdanım ve telefonum dışında kitabı almıştım. Önce kantinde yeterince kötü bir kahvaltı yapmış, yediklerimin ederinden çok daha fazlasını ödemiş sonrasında gidecek daha iyi bir yer bulamayınca muayene odalarının önündeki sandalyelerden birine oturmuştum. Kitabı okurken arada bir göz ucuyla yanımdaki yaşlı amcanın yanında oturan kıza baktım. O da kitap okuyordu. Belki bana bakıp kitap okuyor, benim kafamdan, azıcık bakışsak ne güzel olur diye düşünmüştür. Hâlbuki az sonra yanındaki dedesinin, cebine para sıkıştırmaya çalışmasına engel olurken ne kadar da utanmıştır, ben görmedim ama belki yüzü kızarmıştır, içinden bu adam da beni rezil etmeye bire bir diye geçirmiştir. Dede ve kız kalktılar, ben kitap okumaya devam ettim.

Koridorda bir o yana bir bu yana koşuşturan bir dolu insan vardı. Böyle sahneleri sevmişimdir. O zaman bile aklımdan şimdi biri bu sahneyi kayda almış olsa ve kaydı hızlandırsa benim yalnızlığım ne kadar da çabuk çıkar ortaya diye düşünmüştüm. Belki bana bunları düşündürten şey elimdeki kitaptı. 10 dakika kadar sonra sağ yanıma biri 10 diğeri 4 yaşlarında iki erkek çocuğu olan genç bir çift oturdu. Ve yine belki dedeyle kızı yanımdan kalkmazdan evvel oturmuşlardı, bundan da tam emin değilim. Ufak çocukları bir alışveriş merkezi ismi söylüyordu sürekli, tam ismini anlayamasam da benim semtimdeki olabileceğini düşünüp mutlu oluyordum. Onlarla biraz muhabbet ettim, hoşça kalın ya da iyi günler demek işime gelmediğinden muayene sırası onlara gelip de doktorun odasına girdiklerinde ben de kaçtım.

Yeterince süre geçtiğine kanaat getirdiğimden tekrar üst kata E.’nin yanına çıktım. Ameliyat elbisesini giyiyordu, heyecanlıydı. O an ben bile heyecanlanmıştım. Sedyesini asansöre sokarken bütün gözler benim üzerimdeydi, heyecanım katlandı, zar zor Allah’a emanet ol, diyebildim. Odaya döndüm, vakit öldürmeye devam ettim, bir ara Sefa abiyle çay içmeye çıktık, arka arkaya 3 sigara içti, biraz lafladık, geri döndük, kitabı bitirdim, kenara bıraktım.

Saat 4 gibi diğer odadan bir teyze gelip ne oldu, seninki çıkmadı mı, diye sordu. Bilmiyorum, dedim ve gerçekten hiçbir şeyden haberim yoktu. Doktorlara sordum, yoğun bakımda kalacağını söylediler. İşte ilk defa o zaman E.’nin ailesine haber verdim. Eve gitmem gerekiyordu, oradan işe geçecektim, takım elbisem yanımda değildi. E.’nin telefonunu Sefa abiye bırakıp 6 gibi hastaneden ayrıldım. Yağmur yağıyordu, otobüs bulamadım, neredeyse Kadıköy’e kadar yürüdüm. Bu arada Kadir’i aradım ve yarın ben işteyken E.’ye göz kulak olmasını tembihledim. Bir ara ters bir yola saptım, sahilden uzaklaşmaya başlayınca Söğütlüçeşme’ye gidip metrobüse binmeye karar verdim. Hem akşam vakti vapurla Beşiktaş’a geçip oradan Zincirlikuyu’ya çıkmak zulümdü. Ama iyi de yağmur yedim, yaklaşık 25 dakika yürüdükten sonra metrobüse bindim.

Herkes oturacak bir yer ararken hemen metrobüsün körük kısmına yerleştim. Metrobüs konusunda hayli deneyimliyimdir, hatta ‘Metrobüste Minimum Enerjiyle Maksimum Yolculuk’ isimli bir tez üzerinde çalışıyorum. Yolun ilk başlarında müzik dinlesem de böyle devam edersem eve kadar şarjımın yetmeyeceğini fark edince bıraktım, zaten kulağım da ağrımıştı. Zeytinburnu’nda inip tramvaya geçtim, oradan da evime. Sonrası yemek yemek, unutmadan telefonumu şarja takmak, banyo yapmak, gömleğimi yıkamak, ütülemek, saatimi kurmak ve uyumak.

4.Gün

Sabah 5.30’da telefonun alarmıyla uyandım. Bir iki lokma bir şeyler atıştırdım, dışarıda yağmur vardı ama aldırmadım, yola çıktım. Şemsiyeyi alsam kesin kaybederim diye almadım aslında. Yine önce Zeytinburnu’na metrobüse geçtim, ardından metrobüsle Mecidiyeköy’e, oradan da metroyla Taksime geçtim, gezi parkından çıktım. Hayatımda bir sefer lisedeyken Gökçeada’da böyle ıslanmıştım, bu da ikinciydi. Biraz geç de olsa otele vardım, 5-10 dakika kadar kurulanmayla uğraştım, işin sahipleri görev dağılımını yaptı. Konferansa gelen misafirlere kimlik çıkartma işi için benimle birlikte 6 kişi görev aldık.

Bir yıldır buna benzer işlerde çalışıyordum, belli de bir tecrübe kazanmıştım. Bundan dolayı süpervizör bankonun kontrolünü kısmen bana bırakmıştı. Garip olan o zaman süpervizörün ‘Burak bizimle daha önceleri de çalıştı, burada en deneyimliniz o, bir şey olursa ona danışabilirsiniz’ demesini ezilerek, insanların bana başka türlü bakmasından korkarak karşılarken şimdi bunun için gururlanıyor oluşumdu.

Gün içinde iş arasında Kadir’i arayıp E.’nin durumuyla ilgili bilgi aldım. Akşam 6 gibi iş bitti. Şimdi nasıl geçtiğimi hatırlamıyorum ama Kadıköy vapuruna geçtim. Vapurun üst katında kalabalık olmasına rağmen koltuk boyunca tek başıma oturuyordum. Vapurla ilgili bir şey daha hatırlıyorum. Oturur oturmaz ayak ayaküstüne atmış ve inene kadar hiç hareket ettirmemiştim, aynı şekilde çaprazımda oturan aramızda biraz mesafe olduğu için yaşıyla ilgili bir hüküm getiremediğim kadın da aynı şekilde oturuyordu.

Vapurdan inince otobüse geçmedim, atıştırmalık bir şeyler almak için market aramaya başladım. Şu konuda eminim ki eğer Kadıköy sahilden en yakın marketi bulmak istiyorsanız kesinlikle iç kısımlara doğru yürüyün. Çünkü ben deniz kıyısı hattı boyunca devam ettim ve ufak çaplı bir tekel dışında market bulamadım. O kadar yürüyünce de malum alışveriş merkezine yaklaştığımdan oraya gitmeye karar verdim. Alışveriş merkezinin alt katında -sanırım Carrefour’du- abur cubur kategorisinden bir şeyler aldım. Kitap reyonunu görünce bir uğrayayım dedim, 5 liraya ‘Mai ve Siyah’ kitabı vardı, aslında alayım, okurum bu akşam desem de almadım.

Alışveriş merkezinden çıkıp otobüse bindim. Hastaneye vardığımda saat akşam 8 gibiydi. E.’yi başka bir odaya almışlardı, odada tek başınaydı, yorgun görünüyordu. Bir şeyler atıştırdık, hemşire geldi, E.’yi yürütmem gerektiğini söyledi. Henüz dikiş atılmadığından kolları güçsüzdü, 2 gündür doğru düzgün bir şeyler yemediğinden de başı dönüyordu, yürüyemedi. Kıyafetlerimi çıkardım, askılığa astım, çantadan giyecek bir şeyler alırken kitabımın hala orada olduğunu gördüm. Aslında sevinmem gerekirdi ama sevinmedim, aksine üzüldüm bile diyebilirim. Garip bir suçluluk duyuyordum, hatta bunu bir ara Raskolnikov’unkine benzettim bile diyebilirim. O da yaşlı madamı öldürene kadar haklı sebepleri varken suçu işledikten sonra vicdan azabı duymuştu. Geçen yaz bu seferkine benzer bir işte çalışırken çalıştığım yerde görevli özel güvenliklerden biri X-Ray cihazından geçerken elimdeki kitabı görmüş, aa demişti ben de çok severim Aziz Nesin’i, hatta çocuklarıma da okuturum. Ben de henüz kitabı bitirmemiş olsam da buyurun sizde kalsın demiştim, bir de isteği üzerine giriş sayfasına şimdi açıklamaya utandığım bir şeyler karalamıştım. Ama şimdi olsa yazmazdım çünkü sevmem artık öyle şeyleri. Tertemiz kitabı kirletmeye bir gereklilik göremem.  O yüzden adamın isteğini yerine getirmemiştim, gerçi o da kitabı almamıştı ya.

O gün için erken yatarım sanmıştım ama gece yarısı olmasına rağmen tek yaptığım yatağın kontrol tuşlarıyla oynamaktı. Rüzgâr çok şiddetliydi, perdenin arasından karşı binada ışığı açık kalmış birkaç oda görünüyordu, oradaki hayatları sorgularken uyuyakalmış olmalıyım.

5.Gün

Sabah 6’da kalktım. Üstümü giyerken bir yandan da dünden kalan keki atıştırıyordum. Dışarısı kardı, E.’nin montunu giydim, hastanenin karşısından otobüse bindim. Vapuru iskeleye yanaşmış görüyordum ama ne zaman kalkacağını bilmemek koşmak yahut yürümek arasında kalan beni tedirgin ediyordu. Vapura yetiştim, içerisi sıcaktı, oturduğum yerde dünden kalma bir gazete vardı, hiç okumadığım gazetelerden biriydi, sanıyorum Türkiye. 6.45’te vapur hareket etti, yol boyunca gazeteye baktım, ara sıra da göz ucuyla şehrin üstüne doğan güneşe ve manzaraya. Öyle özenli İstanbul betimlemeleri yapamayacak ve hayatımda belki de başka hiçbir zaman o saat vapuruyla o karlı ve belirsiz havada yolculuk edemeyecek olsam da tüm inancımla çok güzel bir manzaraya şahit olduğumu söyleyebilirim.

İskelede ilk sırada inenlerdendim. Görevliler yerlerin kaydığını bildiğinden insanları ellerini ceplerinden çıkarmaları hususunda uyarıyorlardı. Alkım’ın önündeki durağa yürüdüm, paçalarım çamurlanmıştı, otobüse binip otele geçtim. E.’ye hafta sonu taburcu etmeyeceklerinden hastaneden çıkabilmesi için gün içinde taburcu kâğıdını imzalatmasını söyledim. Bunu da babam hastanede kalırken öğrenmiştim. İşimiz gece 12’de bitti, o saatten sonra nasıl döneceğim konusunda şüphelerim vardı. Yürüyerek Taksim otobüs durağına çıktım, son Mecidiyeköy otobüsüne yetiştim, Mecidiyeköy’den metrobüse geçtim, metrobüsle Söğütlüçeşme’ye gittim. O kadar yorgundum ki otobüs arayacak halim kalmamıştı, taksiye bindim. Hastaneye vardıktan sonrası hakkında pek bir şey hatırlamıyorum. Hemen uyumuşum.

6.Gün

Sabah bir ara kahvaltı getirilince gözlerimi araladım, aç olmama rağmen kalkacak gücü kendimde bulamadım. Daha sonra kahvaltı tabağı almaya gelindiğinde bir daha uyandım, yemeyeceğimizi söyleyip tekrar yattım. 12’ye doğru tümüyle uyanmıştım. E. her ne kadar İstanbul’daki evine gitmekte diretse de babasını aradım. Ablası ve eniştesi yola çıktıklarında odayı toplamaya başlamıştım. Bu arada E., senin kitabı aldı adam, dedi. Yine üzüldüm, keşke almasaydı dedim. Demek ki Raskolnikov yaşlı madamı öldürmese yine aynı acıyı duyacaktı diye geçirdim içimden.

Hazırlanıp çıktık, acilin çıkışında karşıladılar bizi. Arabaya bindik, benim amacım durağa yakın bir yerde inmekti ama yolu bilmediğimiz için o an için bilmediğim bir yerde indim, ana yola çıktım,  ilk durağa yürüdüm. Durakta orta yaşlı birine, doğru yönde durup durmadığımı sordum, gelen ilk otobüsü gösterip bu Kadıköy’e gider, dedi. Bindiğim duraktan sonraki durakta herkes inince ön tarafa doğru gelip şoföre Kadıköy’e gidip gitmediğini sordum, olumlu yanıt aldım. Onun da ikinci günüymüş o hattaki, daha önceden hep Avrupa Yakası’nda çalışmış. Laf lafı açınca oğlu hakkında konuştuk, sanırım başarılıymış, onu anlattı bana, bir de kızı varmış, adam biraz tutucuymuş. İnmeye yakın futboldan konuştuk, durağa yanaşınca ‘hadi anam iyi günler’ dedi, o yaşta birinden böyle bir laf duymak garip geldi.

Hiç acele etmeden vapurla Beşiktaş’a geçtim, oradan otobüsle Zincirlikuyu’ya, ardından metrobüsle Zeytinburnu’na ve en son tramvayla evime geldim. Hemen gelince mi banyo yaptım yoksa önce yemek mi yedim hatırlamıyorum. 

SON SÖZ

Yukarıda bahsi geçen kitaplar Albert Camus'dan Yabancı, Turgut Özben'in dahil olduğu Oğuz Atay'dan Tutunamayanlar'dı. Cemal Süreya 'Sizin Hiç Babanız Öldü mü?' şiirinin 8. ve 9. dizeleri: 

Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Şöylelemesine maviydi kör oldum

17 Ocak 2012 Salı

yatmam gerek

Düşünce yalnızı olmak diye bir şey vardır.

'kedileri severim mesela', 'parkları severim', 'dinlemeyi severim', 'Halil Sezai konserini kaçırmak, üzülmek', 'kar yağıyor', 'kar yağıyor diyenlerden nefret ediyorum', 'en sevdiğim kitap Şeker Portakalı'dır', 'Aaa kız bu sen misin, çok tatlı çıkmışsın', 'burada cikcikliyorum', 'Can Bonomo kim  ya ahaha, herhalde bir arkadaşa bakıp çıkacak', 'Can Bonomo'yu tanımayan cahiller görücekler günlerini', 

Belki de düşüncenin ya da düşünmenin kendisi yalnızlığı getirir.

'her şeyimi erteliyorum, puff birazdan ders çalışmaya başlıycam ama muhtemelen onu da ertelerim', 'ders çalışmaktan nefret ediyorum, sınav sistemine sokucam yani', 'sevgilimle gittiğimiz cafede benim eski sevgilimle karşılaştım', '9gag, ahaha çok gülüyorum', 'fotoğraf çekiyorum ben ama asla fotoğrafçı olarak anılmak istemem, sinemayla da ilgileniyorum', 

Yalnız olduğunu düşünmek halbuki saçmadır, aynı anda binlerce insan yalnız olduğunu düşünüyor olamaz mı?

'kişisel gelişime inanıyorum', 'canım çok güzelmiş blogun, benim bloga da beklerim', 'seni mimliyorum, seni de, seni de', 'Oğuz Atay'ı çok seviyorum', 'hımm retro, hımm vintage', 'hayat çok sıkıcı', 'buralara uzun süredir uğramadığım için özür dilerim', 'çekinme haydi bana soru sor', 'paylaştığım fotoğrafın altına sitemin adını yazmalıyım, yazmalıyım, yapmalıyım bunu'. 

Oysa uzun zamandır böyle kin kusmamıştım. Oysa uzun zamandır küçümsüyordum ve hala.

***

Sinemayla hasbelkader belki de ötesi bir ilişkim olduğundan 7 ay kadar önce izlediğim, izlemediğim, izlemek için sıraya koyacağım, indireceğim bütün filmlerin listesini yapmıştım. Liste yapınca önümü görebiliyorum, bundan ötesi kafam rahatlıyor. Kafamın rahatlamasından kastım normalde o listeyi yapmaya karar vermişim ama yapmıyorum ya, o zaman gece yatarken ha bire sabah kalkıp kesin yapıcam, diyorum, şu filmi de eklerim diyorum, lan şimdiye kadar böyle böyle aklıma gelen filmleri bir yerlere kaydetseydim işim kolaylanırdı diyorum.

Bu gibi aklımı kurcalayacak düşünceleri defetmek için şimdi buraya ufak çaplı ne yapsam iyi olur listesi hazırlıyorum. İsmini ne yapsam iyi olur listesi koydum, çünkü bu bir kariyer planlaması ya da yapılacaklar listesi değil.

1- Comenius başvurumu tamamlayıp, yollarsam iyi olur. Zira seneye yurt dışında stajyer öğretmen olmak istiyorum.
2- Kpss sınavına gerektiği kadarıyla çalışsam iyi olur. Açıkçası bu sınavı bir bonus olarak görüyorum, ondan önceki planlarım tutmazsa diye. Sonuçta en kötü koşulda açıkta kalmak falan istemem.
3- Üds, Kpds ve Ales sınavlarına girersem iyi olur. Zira hem lazım olur hem de Comenius'a gidemezsem Yüksek Lisans için başvurumda kullanırım. 
4- Yüksek Lisans için ilgilendiğim alanda arayışlara başlarsam iyi olur.
5- Her daim geniş çaplı bir blogum olsun istedim, içinde farklı kategorileri olan. Bu olabilir, üstüne düşmeliyim.
6- Bir şekilde 440 lira tutan kitap serisinin ilk 100 liralık kısmını almaya gayret etmeliyim. Burada garip olan uzun bir süre kitap almaya meraklı bir insan değildim.
7- Açık Radyo'da program sahibi olmak istiyorum. Seneye İstanbul'da kalırsam başvurmaktan çekinmiycem.
8- Üstteki maddelerin hiç biri olmazsa askere gitmeyi kafaya koydum.

Bunu unutmamalıydım, bunu unutmamalıydım edisyonu:
9- Ben hiç Ankara'ya gitmedim, bu ara tatilde trenle bir Ankara yapsam iyi ederim. Bu sevda da Barış Bıçakçı'dan yadigar.

15 Ocak 2012 Pazar

neredeyse yanılıyorduk

Herkese kendinden bir şeyler eklememelisin derdi bir zamanlar, sen eksilirsin, yarım kalırsın, yetemezsin sonra kendine. Beylik sözlermiş gibi de söylemezdi bunları, laf arasına sıkıştırır gibi, daha pek çok anlatacakmış da aklına ilk bunlar gelmiş gibi söylerdi.

Değiştirmemelisin kimseyi ve değiştirmeye çabalamamalısın çevreni. Yutmazdı kelimeleri, oturduğu yerden dikkatini cezbeden bir şey olur da ayağa kalkar gibi hazır pozisyonda söylerdi bunları. Kulak ardı etmenin kolay olduğu yıllardı tabi.

Yapılan betimlemelerin en çok romanlara yakıştığı berbat kokulu bu şehirde, öğütleri hep o verirdi, konuşma sırası hep onun olurdu. Boş fabrikaların ölümü anımsattığı bu şehirde sessizlikten yana, arkadaşlıktan uzakta, soğuk mezelerin yendiği akşamlarda onun sesi çınlanırdı kulaklarda.

Kışa yakışan cümleler kurardı, hep yanından geçtiğimiz ama bizim kurmayı akıl edemediğimiz cümleler. Şimdi, diye başlardı söze uzun bir fikrini açıklamaya koyulmadan önce. Halbuki 'şimdi' hepimizin aklına gelebilirdi ama biz devamını dolduramazdık cümlelerin. O ise ardı arkası kesilmeksizin anlatırdı. O sıralar aklıma gelirdin Barış. Barış olsa hep kendinden söz eden bıkıp usanmadan kendinden bahseden insanlar diye betimlerdi onu derdim. Değil mi Barış?

Bu düşüncelerden kurtulmak içindir ki seninle konuşmayı seçtim Barış. Bana ihtiyacın mı var, sen kendinle de konuşabilirsin. Pek tabi konuşurum konuşmasına ama seni özledim. Ama ben öldüm. İşte sorun da bu. Öyleyse konuşamazsın. Seni çok iyi tanıdığımdan bal gibi de konuşurum, hem söylesene Barış, herkese kendinden bir şeyler katar mı insan? Başarmak açısındans... Hayır, tabi ki başarabilir ama ben eklemeli mi, onu soruyorum. Ekleyebilir ama eklememelidir. Peki neden böyle düşünüyorsun? Yanlış düşündüğümü mü düşünüyorsun, bu sorunun gerekliliği nedir? Yanlış düşünüyorsun işte, insan herkese az çok bir şeyler ekler kendinden. Sen bunu bencilliğinden yapıyor olmayasın. Belki de Barış belki de.

Üstteki kayıtlara ek olarak düşülmüş bir de not vardır.

Not: Barış, sen derdin benden kitap isteyen birine ona çıkarıp kalbimi de verirdim diye, işte sen nasıl kendinden bir şeyler katıyorsan ilişkilerine, benim de bu düşüncemin kötü bir yanı yok, hem hatırlanmak iyi şeydir. Bencilliğin de pek bir mahsuru yoktur.

-İyi müellif yazdıklarının anlaşılıp anlaşılmaması derdine düşmez benim gibi, belki içinden geçirir bu düşünceyi ama dillendirmez ama işte ben söylüyorum, ne anlatmak istediğimi anlamayacak kimse, halbuki anlaşılmasını isterdim-

Müellife not: Senin ne yazdığının ne önemi var, okuyanın ne anladığından sana ne.

3 Ocak 2012 Salı

benim garip çaresizliğim

'...Çok isterdim ama yapamam, şiir yazamam. Okumak kimilerine yazmayı öğretir, banaysa yazmamayı öğretti. Şöyle düşünüyorum yani, insanı kendinden geçiren bütün faaliyetlerin nihai amacı, o faaliyeti yapmamayı, o faaliyeti yapmadan da hayatta kalmayı öğretmek olmalı. Edebiyat da bunu öğretmeli, hatta ibadet de. Anlıyor musun? Ayrıca edebiyatçıların, özellikle de şairlerin güzellikle ilişkilerinin sorunlu olduğunu düşünüyorum. Ya ona itaat etmek istiyorlar ya da hükmetmek. Güzellikle birlikte uslu uslu yaşayamıyorlar. Budalalık değil mi sence bu?...'

Barış Bıçakçı

'Zor olanın geride bırakmak eyleminin kendisi olmadığını düşünüyorum, bilakis zor olan, geride bıraktıktan sonra arkaya dönüp bakma eylemidir. Bunu şöyle de açıklayabilirim, Mihayloviç öldü ama Romanoviç yaşıyor. Bizim burada Mihayloviç'i geride bırakmamız doğalken onu unutmamız doğal değil. Tıpkı içinde bulunduğum durum gibi. Bundan sonrası çok daha fazla okumaktan ve yorumlamaktan geçiyor. Bundan başka bellice bir çekincem şu olur ki bir grup insan vardır, sizin küçümsediğiniz, güldüğünüz ve bunu ifade ettiğiniz eylemler içine girerler. Onlar kendilerine göre iyidirler ama siz onları eleştirirsiniz. Size göre siz doğruyu yaşıyorsunuzdur. Daha sonra sizden üstün başka bir grup gelir ve size sizden aşağıda olanları aşağılıyorsunuz diye kızar. Bu insanlarla beraber bir komün oluşturursunuz. Fakat başka bir azınlık vardır ki ne aşağıladığınız gruba, ne sizin onları eleştirmenize ne de diğerlerinin sizin bu davranışınızın karşısında tepki göstermesine ses ederler. Böyle azınlıklar gerçekten vardır.'

Elveda etmek en büyük çaresizliktir. 

Burak B.

17 Aralık 2011 Cumartesi

sonbahar gelir sandım

''Annesi birden fenalaşmış, çocuk da genç tabi ne yapsın o telaşla komşuya koşmuş. Komşunun aklına gelmiş de ambulans çağırmış, çocuk ambulans gelinceye kadar annesinin başından ayrılmamış. Ambulans gelmiş, kadını ambulansa taşıyıp yola çıkmışlar. Yola çıkmışlar çıkmasına ama günlerden cuma, E5 tıkalı, araçlar hareket etmiyor, üstüne bir de yağmur. Onlar için yağmur bereket yerine felaket getirmiş. Annesi fenalaşmadan biraz önce şimdi gidemedikleri kadar uzak bir noktada üç araç ve bir otobüs kaza yapmış, otobüs yolun üç şeridini kapatacak şekilde yan yatmış, trafik polisleri beklenmiş, savcıya haber verilmiş, karşılıklı bağrışlar, suçlamalar olmuş. Hal böyle olunca da yaşlı kadın ambulansta can vermiş. Çocuk hemşireye 'annemden ummazdım bunu' diye bağırmaya başlamış.''

Karşısındakinden ses gelmeyince anlatmaya devam etti.

''Buradan sonrasına komşusunun kocası yardım etmiş. Annesini almışlar, yıkamışlar, götürmüşler, aile mezarlığında kocasının üzerine defnetmişler. Mezar başında dua eden hocanın parasını da yine komşusunun kocası vermiş. Babası bundan 3 sene önce açık kalp ameliyatı sırasında hayatını kaybetmiş. 'Adamın içkisi sigarası da yoktu, bir sabah hiçbir şey yokken üstelik' denmiş arkasından. Komşusunun kocası definin akşamı çocuğu almış karşısına, bazısı böyle durumlarda ne konuşması gerektiğini iyi bilir ya, bu adamda öyleymiş. Ne yapması gerektiğini anlatmış bir bir.''

Eliyle çay işareti yaptı garsona, kendisini ve karşısındakini göstererek.

''Devrisi gün sabah, çocuk babasından kalan inşaatı tamamlamaya Zonguldak'a gelmiş altında minibüsle. Zaten inşaatla ilgilenen ustabaşı varmış, o da öyle yapılan işleri denetlemeye başlamış. Ama gün geçtikçe de psikolojisi bozulmuş. Ustabaşına biri beni takip ediyor, bana bir silah alalım diye diretse de ustabaşı...''

Önümdeki çaydan son yudumumu aldım, cebimdeki bozukluğu bardak altlığının köşesine bıraktım, aynada solgun yüzüme baktım, parkamın yakalarını kaldırdım, kahve kapısından çıkıp inşaata doğru yürümeye başladım.

4 Kasım 2011 Cuma

madakalya

Bazen sevdiği bir insandan uzun bir süre haber alamazdı, araya garip bir soğukluk girer, selam vermeden geçen her gün sohbet etme ihtimali yüzdelik dilimlerde düşerdi. Evvelini hatırlamaz, bu soğukluk neden kaynaklanmıştır bilmez, ne zaman sonlanacaktır kestiremezdi.

Tophane'de C.'nin oturduğu kahvenin yerinde şimdi koca başka binanın yanında dikilirken aklına getirdi bunları. Kaldırım boyunca beden derslerinden hatırlarında kalan önündekinin omuzundan hiza almada başarılı insanlar geçti önünden. Sonra başka garip düşüncelere daldı. Elindekine kitaba baktı, Güler'i merak etti.

Bu sırada hala insanlar geçiyordu önünden, kimileri yola taşmış. Bellidir, onların aceleleri var. Belki şu koltuğunun altında çanta taşıyanı üst dereceden emekli bir banka müdürü. Arkasında yürüyene ne demeli, o da bir polis. Polisleri daha kolay tanırdı; sert bakışlar, kulaklara doğru indikçe kısalan saçlar, temiz tıraş.

Saatine baktı, 5'e yirmi vardı. Sahil tarafına geçti, bir yere yetişme niyetindeymiş gibi adımlarını hızlandırdı. Yanından geçen ve onu eskiten insanlara bakmıyordu bile, düşünüyor gibi bir hali vardı (ama düşünmüyordu da). Yürürken baş parmak tırnağını işaret parmağına batırıyordu. Bunu çocukken pazara gittiklerinde yapardı. Pazarları sevmezdi. Roman kahramanları gibi kalabalıktan hoşlanmadığından değil sadece annesinin pazarlık etmesinden hoşlanmadığından sevmezdi.

Yol beklediğinden beş dakika daha uzun sürmüştü ama varsın sürsündü. Yeter ki onu bulsun, durumu kendince izah etsin isterse daha da uzun sürsündü, bunun bir önemi yoktu. Hem zaten yürümekten yüksündüğü de yoktu. Tahtakale'nin dik yokuşunu tırmanmadan sağdaki sapa sokağa girdi. Çalıştığı hanın kapısına gelince bütün bu düşünceleri değişti, şimdi aksine buraya geldiği için kendine kızıyordu, ne vardı durduk yerde özür dileyecekti, belki dilemeliydi ama şu anda zamanı değildi.

Bu sefer öncekinden biraz daha yavaş olmak kaydıyla Galata'ya yürüdü. Bankta oturan tek tük insan gördü. İnsanların dinlenmeye bile vakti yoktu. Tünele doğru çıktı. Burada da acelesi olanlar, sevgilisini bekleyenler, ayyaşlar, gazoz satıcıları, ayakkabı boyacıları, tüccarlar, dilenciler, sinema önünde bekleyen şaşı kadınlar vardı. Yalnızlığı sevmezdi, insanların içine karıştı. C.'nin oturduğu kahve geldi aklına sonra yine Güler'i, bu kez ardından Ayşe'yi merak etti, bilhassa ayaklarını.

Bazen sevdiği bir insandan uzun bir süre haber alamazdı, araya garip bir soğukluk girer, selam vermeden geçen her gün sohbet etme ihtimali yüzdelik dilimlerde düşerdi. Evvelini hatırlamaz, bu soğukluk neden kaynaklanmıştır bilmez, ne zaman sonlanacaktır kestiremezdi. Bunları düşündüğü anı düşündü yeniden. Karşı da onu görünce nice saçma geldi bu düşünceler. Kendi düşünceleri değilmiş gibi küçümsedi.

     -Sinemaya girelim mi?
     -Açım ben.

1 Ekim 2011 Cumartesi

filmekimi filmi 'snowtown'a bilet kazanma şansı


Justin Kurzel'in ilk uzun metrajlı filmi Snowtown'ın; 11 Ekim Salı öğlen saat 13.30'da Atlas Sineması'ndaki gösterimine bilet kazanmak için aşağıdaki sorunun doğru yanıtını
cagindelisi(at)gmail(nokta)com adresine yollayın. (Hatırlatma: Filmde 18 yaş sınırlaması vardır.) 

Özcan Alper'in ilk uzun metrajlı filmi olan Sonbahar'da başrolü Onur Saylak'la paylaşan kadın oyuncu kimdir? 
***

Aslında durumu daha samimi açıklamam gerekirdi ama nedense öyle yazamadım bir türlü. Kısaca özetleyeyim; ben kendi kendime dedim ki oğlum madem sinemayı seviyorsun, sembolikte olsa bloğunu böyle bir olaya dahil et, git fazladan bir bilet al, onu da bu yazıyı okuyan birine ver. Ama yine dedim ki kendi kendime, sakın bileti kazanmak isteyen gelir benim bloğumu takip eder, her gördüğü yerde 'adam haklı beyler' yazar, kendi bloğunda bunun reklamını yapar gibi saçma sapan isteklerde bulunma. Yapmayanları tenzih ederim ama böyle yapanları yakalarsam iki çift sözüm var onlara.

Velhasılı, başlıkta 'bilet kazanma şansı' demek istemezdim ama bir yöne içerik hemen anlaşılsın diye mecbur kaldım. Yoksa ben kimim ki kime bilet hediye edeceğim, yani öyle bir karakterim yok, sonra sanki atla deve veriyorum da adını bir de 'kazanma şansı' koymuşum. Yani benim böyle başlık attığıma gücenmeyiniz, azizim.

En son olarak da şunu belirtmek isterim filmi bendenizle izleyeceksiniz, yani benim de bu filme bir adet biletim var, vallahi film esnasında öyle yaşlı teyzeler gibi size dönüp 'bak bak en helecanlı yeri, oğlan kızı aldattığını itiraf edicek' gibi şeyler söylemem, paşalar gibi filmimi izlerim, entel yorumlardan kaçarım, hemen düz adam olurum.

Pazar günü çalışan adamdan sevgiler.

28 Eylül 2011 Çarşamba

beni biraz bilin istedim


''Tavanda perdelerin arasından geçen ışıklar, genişten başlayıp bir süre sonra birleşen çizgiler oluşturuyor. Buralarda bu saatlerde hep olur esasında. Buralarda sonbaharları bu saatlerde hep olur bunlar. Ve benim bunları düşünme sebebim, gerçekten düşünmem gereken sorunlarımı göz ardı etme gayemden fazlası değil.

Evde kimse yok. Hoş, birileri olduğunda bir O, bir ben en fazla iki kişi oluyoruz. Ya da bazen beni dışarı gönderiyor ve genellikle saat 10’a kadar geri dönmememi tembihliyor. İşte böyle günlerde, bilirsiniz dışarısı soğuk olur, ben sokaklarda vakit geçirmeye çalışıyorum. Şimdiyse evin içinde yalnızım, biraz evvel dışarıdan geldim, ayaklarımı uzandığım ranzadan kalorifer peteğine doğru uzatmış, aynı kalorifer peteğine çoraplarımı kurutması görevini yüklemişim. Yandığından emin olmasam da kontrol etme işini bir türlü beceremiyorum.

Biraz evvel yani aslında sanki sürekli yazıyormuşum gibi gelebilir ama biraz evvel bir ara vermiştim, balkona çıkıp bir sigara yakmıştım. İşte o biraz evvel size kaldığım bu evin O’na ait olduğunu söylemek zorundaymışım gibi hissettim. Halbuki bunu zaten bilebilirdiniz ve dahası bunu ben size birazdan söyleyecektim ama olsun ziyanı yok artık hepimiz biliyoruz. Ben O’nun evinde bir haftadır misafirim. Benim bazı yönlerime takmış vaziyette olsa da henüz bir sıkıntımız yok.

Hava çok çabuk karardı ve artık o ışıklı çizgiler kaybolmaya yüz tuttu. Kaldığım odada kafamı koyduğum ranza eğer kapı açıksa uzun ışık alan bir koridora bakıyor, eğer açık değilse yine bilebilirsiniz ki karanlık. Aslında odamın kapısı camlı fakat kapının arkasındaki askılığa astığım deri montum ve kazaklarım bu şansı engelliyor. İnsanların deri mont denince aklında oluşan figürler beni hep şaşırtmıştır. Bu sebeple kendi deri montumdan bahsetmek isterim: biraz eski, arkasında çeşitli yazı yazanlarından, demem o ki 2000lerin henüz başında giyilen cinsten. Arkasında büyük harflerle F.I.E.L.D. yazıyor. Ne amaçla yazıldığını bilmesem de siyah rengin üstüne turuncu puntolarla yazılmış olması ayrı bir hava katıyor.

O’ndan da bahsedeceğim elbette ama beni biraz daha tanıyın istiyorum. Ve sevgili siz biliyorsunuz ki bunu yapmamdaki amaç mühim konuları ikinci plana atmak. Ben O’ndan hafif uzun boylu, daha iri yapılı biriyim. Bundan başka çok da büyük meziyetlerim yok. O ise dünyadaki tüm kötü özelliklerin aksine payına düşenin en iyilerini bünyesinde barındıran biri, gerçi merhametli olduğu söyleyenemez ama bundan başkaca kötü huyu yok.''
***

Bazen böyle başlayıp sonraları istediğimden çok başka yerlere giden kısa hikayeler yazıyorum, sonra bunları tamamlamadan siliyorum. Bu sefer istedim ki –hikayemin ana karakteri gibi söylemem gerekirse- yani demem o ki bilin istedim ki bazen mühim şeyleri göz ardı edip önemsizler üstüne eğiliyorum.

Yazdığım hikayeler derken lütfen beni ciddiye almayın, bunların çok azında kendimi böyle hikayeler kurgulamış olduğum için mutlu hissediyorum, çoğunda başarısız oluyorum. Ben bir ana karakter anlatıcısıyım ve sadece gördüğüm şeyleri yazıp o hikayeyi oluşturduktan sonra üstünde oynama yapmayayım, diyorum, yapmıyorum da. Ancak bugün bilin istedim ki çoğu zaman yazamadığım hikayeler, istediğim gibi şekillendiremediğim ana karakterler, gerçeklik katamadığım mekanlar oluyor. Bunlara bir örnek olması açısından üstteki yarım bıraktığım hikayeyi yayınlamak istedim.

İşte her şey bu kadar.

Madem buraya kadar açık yüreklilikle konuştum, eklemek istediğim birkaç husus daha var. Aslında bir kaçından sadece bririni açıklayayım şimdi, ötekiler sonraya kalsın. 1 Ekim’de blogdan soracağım soruya doğru cevap verenlerin arasından yapacağım çekilişle birlikte izlemek üzere FilmEkimi’nden seçtiğim bir filme bilet vereceğim. İsterdim yüz tane, bin tane vereyim ama öyle bir şansım olmadığından madem sinemayı çok seviyorum, sembolik olarak bir tane vereyim dedim.

Arzular şelale Bican.

7 Eylül 2011 Çarşamba

ekim'de ne var ne yok

Ekim ayını öyle severim ki böyle hiç bitmesin, bi tekrar daha yapsın isterim. Ekim ayının havasını öyle çok severim ki böyle uzun kollu gömlek giysek de ne terlesek ne üşüsek. Ekim ayının etkinliklerini çok severim, böyle hep ekimde sarmaş dolaş oradan oraya dolansak, aynı gençlik yıllarımızdaki enerjiyle elimizde kitapçıklarla tiyatrolara, sergilere, sinemalara doluşsak. Ekim ayını çok sevin ki daha çabuk gelsin, biraz uzun kalsın, bir de sizi eğlenceye doyursun.

Ekim ayının The Bucket List'ini hepimiz için yaptım, bunda araştırmacı-yazar kimliğimi geri plana atmak istemem.

-FİLM EKİMİ-
İksv'nin Ekim ayında düzenlediği ve bu seneyle birlikte 10.yılını kutlayan, insanı sanki evinin salonunda film izlercesine mutlu eden, kesinlikle sıcacık, iç ısıtan bir ortam oluşturan film festivalidir. 8-15 Ekim tarihleri arasında İstanbul'un ev sahipliği yapacağı festival, bu sene kabuğunu kırarak 13-16 Ekim'de İzmir'de, 20-23 Ekim'de Bursa'da, 27-30 Ekim'de Trabzon ve Diyarbakır'da sinemaseverlerle buluşacak.

Filmekimi biletleri, 1 Ekim Cumartesi saat 11.00'dan itibaren;

- Biletix satış noktaları,
- Atlas, Beyoğlu ve City's gişelerinden satışa sunulacak.

Filmekimi'nde hafta içi gündüz seansları (11.00, 13.30, 16.00) sadece 5 TL.
Hafta içi 19.00 ve 21.30 seansları ile hafta sonu tüm seanslar tam 14, indirimli 8 TL.

-bilgilendirme notu: fazladan hizmet bedeli ödemek istemiyorsanız biletlerinizi sinema gişelerinden alınız, ayrıca gerçek bir filmekimi takipçisiyseniz iyi filmlere yer bulabilmek için 1 Ekim'de erkenden gişelerde olunuz.-

Festivalin öne çıkan yapımları arasında ilk göze çarpan film BİSİKLETLİ ÇOCUK / LE GAMIN AU VELO. Cannes'da Jüri Büyük Ödülü'nü Nuri Bilge Ceylan'ın Bir Zamanlar Anadolu'da filmiyle paylaşan Dardenne Kardeşler'in bu filmi babasının artık onu istemediğini söyleyen ve yetimhanede bir başına kalan 11 yaşındaki Cyril'in iyimser, bir o kadar da masalsı hikayesini anlatıyor.

Dikkati çeken bir diğer film ise şüphesiz son zamanların en başarılı yönetmenlerinden biri olan Danimarkalı Lars Von Trier'in yönettiği MELANKOLİA / MELANCHOLIA filmi. Kristun Dunst'ın Cannes Film Festivali'nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'ne uzandığı film Filmekimi'nin ses getirecek diğer bir yapıtı.

Filmekimi programında kaybolmak ve filmler hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak için bir TIK yapmanız yeterli.

-FİLMEKİMİ facebook sayfası   : http://www.facebook.com/filmekimi
-FİLMEKİMİ twitter sayfası        : http://twitter.com/#!/filmekimi2011

-12. İSTANBUL BİENALİ-
Başta belirtmem gerek ki bineal 2 yılda bir düzenlenen etkinliklere verilen isimdir, 'of, geçen yılkini kaçırdım' diye bir şey olmaz, olamaz, yapmayın da. Bu yıl 17 Eylül - 13 Kasım arasına yayılmış olan bienalim ismi ''İSİMSİZ''. 2009'da odaklanılan ''What Keeps Mankind Alive? / İnsan Neyle Yaşar?'' konusu kadar somut şeyler çağrıştırmasa da İksv şöyle bir açıklama içine girmiş: 

''12. İstanbul Bienali, hem biçimsel olarak yenilikçi hem de siyasal açıdan sözünü esirgemeyen yapıtlara odaklanarak sanat ile siyaset arasındaki ilişkiyi inceleyecek. Bienalin başlığı “İsimsiz (12. İstanbul Bienali), 2011″.''

Bienal mekânları Pazartesi hariç her gün, 10.00–19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. Bienalin açılışını takip eden 19 Eylül Pazartesi günü tüm mekânlar açık olacaktır. Şu ana kadar açıklanan bienal mekanıysa Antrepo No.3.

Biletler :
- Bienal Artı : 150 TL
- 12B Sınırsız : 50 TL
- Tam – 15 TL (Ön Satış Fiyatı)
- Öğrenci : 5 TL (Ön Satış Fiyatı)

Koç Holding desteğiyle üniversite öğrencileri bienali geziyor kapsamında Üniversite Öğrencileri öğrenci kimliklerini göstererek bienal mekânlarını ücretsiz gezebilecekler. 

Ayrıntılı bilgi; http://bienal.iksv.org/tr de.

-KEVIN SPACEY EKİM'DE İSTANBUL'DA-
The Usual Suspects'te yardımcı oyuncu rolüyle Oscar alan, peşine giriştiği L.A Confidental'da istikrarını bozmayan, American Beauty'deki performansıyla filmin Oscar'ı Fight Club'ın elinden almasını başaran, peşine henüz izleme fırsatı bulamadığım The Life of David Gale'de ve Moon'da oynayan aşmış insan Kevin Spacey, İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında sahnelenecek III. Richard oyununda oynamak üzere İstanbul'a geliyor. 

Biletleri 11 Eylül'de satışa çıkacak olan oyun, 5,6,7,8 ve 9 Ekim'de 20.30'da Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde sahnelecek. Bilet fiyatları ise farklı kategorilere göre 400 ila 40 TL arasında değişiyor.

Valla 400 TL verip izlenilebilir mi bilmiyorum ama dünya gözüyle Kevin Spacey'i bir görmek gerekir, ondan eminim.

Ayrıntılı bilgi; http://www.iksv.org/tr/arsiv/p/1/388 sitesinde.

-EFES PİLSEN BLUES FESTİVAL 22-
Bu benim ilk Blues Festivalim olacağından ben de biraz meraklıyım. Öncelikle genel bilgileri vereyim. Türkiye'nin ilk ve tek Blues festivali olan Efes Blues Festival bu yıl 23 Eylül - 29 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek. 20 farklı şehirde 24 konserle bluesseverleri müzik ziyafetine davet eden Efes Pilsen Blues Festival 22'nin bu yılki konuklarından bazıları; Lucky Peterson -hani şu the tonight show silsilesinin sevilesi emektarı-, Rick Estrin & The Nightcats ve John Mooney.

Biletler Biletix'ten satışa sunulacak.


Şimdilik böyle, daha da vardı ama üşendim. Bir sonraki kıpraşımda Alpay Erdem gibi yazıcam, dostlar kahvesinden selamlar.