19 Haziran 2011 Pazar

biraz dağınık kaldı

Kabanımdan içeri giren soğuğun beni yataklara düşüreceğini bilmeden yokuştan aşağı evime doğru gidiyordum. Evim yokuşun bittiği yerde soğuk mermerlerle bezeli beş katlı bir binanın en alt katıydı. Apartmanın önüne gelince kafamı girişi bina kapısının hemen yanında olan kahveye uzattım. Buraya taşındığımdan beri en çok sevdiğim yer bu kahve olmuştur, özellikle de tahta parkeleri. Cemil'i görünce poşetleri kapı ağzına bıraktım, uyuşmuş ellerimi bozuk para çıkartması için cebime götürdüm, masanın üzerine bir kaç demir ve iki tane kağıt bir milyon bıraktım, ardından tekrar bina girişine yöneldim. Giriş kapısı açıktı ve aslında bunu umursayacak tek kişinin de ölmüş olması hiç hoş değildi. Yöneticimiz Ulaş Hanım geçen sene katalitikten çıkan gazdan zehirlenerek eşiyle birlikte can vermişti, belki kızı da evdeydi tam hatırlamıyorum ama haberlerde kadın aynen böyle anons etmişti.


Posta kutusuna bakmadan aşağıya indim. Tahta kapının tek kilidi vardı, onu da kolayca açtım, poşetleri girişe bıraktım, kabanımı fortmantoya astım ve terlikleri ayağıma geçirdim. Eve uğramayalı neredeyse iki ay olmuştu ve iki ay sonra bile her şeyi yerli yerinde bulmak güzeldi. Mutfak penceresinden içeri sızan güneş geçen iki ayın tozunu gözüme sokma çabası içerisindeydi. Evin içi gerçekten soğuktu, gerçekten kirliydi ve gerçekten berbat kokuyordu. Buzdolabını karıştırmaksa gerçek bir zaman kaybıydı. Mutfaktan ayrılıp yan kapıdan salona geçtim, koyu yeşil tekli koltuğa bıraktım bedenimi. Tozlar havaya uçuştu, bense kolumu yanımdaki komodinin üstüne koyup bunun keyfini çıkartmaya baktım. Uzunca bir süre gözüm yerdeki karolara dikilmiş vaziyette oturdum.

Kendimi Oğuz Atay'ın Selim'i gibi hissediyordum. Belki biraz da Selim'e özenerek kitapları toplama bahanesiyle kitaplığıma doğru bir manevra yaptım. Ama şimdi penceremden süzülen bir güneş olmadığı için tozları görmem mümkün değildi. Eskiden beri düzenleme işine takıntılıydım, bu sebeple esasında raflar düzenliydi. Beş rafta sırasıyla film dvdleri, müzik cdleri, okuduğum kitaplar, okunmayı bekleyen kitaplar ve dergiler vardı. Kitaplıkta o an gözüme takılması muhtemel pek çok eşya vardı ama benimki Suç ve Ceza'ya takıldı. Aldım elime, tozları gitsin diye salladım, arasından bir kağıt düştü. Kitap ayracı kullanmam ben, onun yerine üzerine notlar aldığım kağıtlar sıkıştırırım kitabın arasına. Ne çok not yazmışım diye geçirdim içimden. Kağıdın köşesinde dört ay öncesinin tarihi atılıydı. Demek kitabı elime almayalı dört ay olmuştu. Peki ben ne zaman bu kadar dağınık biri olmuştum!


Bugünden 42 Gün Önce
Bugün uzun bir tren yolculuğuna çıkıyorum. Uzun bir tren yolculuğuna bugün çıkıyorum. Bir uzun tren yolculuğuna bugün çıkıyorum.

Bugünden 39 Gün Önce
Ayağımda bot, altımda keten pantolon, üstümde oduncu gömleği ve uzun palto, sırtımda çanta. Çantanın içinde de belli başlı şeyler var. Gittiğim bir yer yok, varılacak bir yer varsa Güney Amerika olabilir, yani olsa güzel olur. 

Bugünden 38 Gün Önce
Bugün trende ateist bir insanın cennete girip giremeyeceği üzerine düşündüm. Bence girebilir. İnsanlığa  karşı sevgi besleyen, yardımdan gocunmayan, insanlar için hep iyiyi isteyen bir ateist cennete girebilir. Neticede Allah'ın affediciliği ateistin inkarından daha yücedir. Diyelim Edison ateistti ama yaptığı icat 250 yıldır insanoğlunu aydınlatıyor, Allah bu kulunu affetmez mi? 

Bugünden 33 Gün Önce
Joshua diye biriyle tanıştım ve geçen bahsettiğim ateistlik üzerine konuştuk, sanırım aynı fikirdeyiz.

Bugünden 30 Gün Önce
Joshua ile ayrıldık, o güneye gitmeye karar vermiş, ben biraz daha kuzeye gideceğim. 

Bugünden 27 Gün Önce
Hala kuzeydeyim. Çok kötü hastayım ve bir kaç gündür kilisede yatıyorum. Buranın reçeli şimdiye kadar yediğim en lezzetli şey.

Bugünden 24 Gün Önce
Nerede olduğumu ve nereye gittiğimi bilmiyorum. Hava hala çok soğuk. Artık güneye gitmeye karar verdim.

Bugünden 12 Gün Önce
Özgürlük içinde, özgürlük kafanda, özgürlük sen neredeysen orada.

Bugünden 11 Gün Önce
Yalnız olunca hissetmek daha değerli geliyor, özlemek daha acı, sevinmek daha sade.

Bugünden Bir Kaç Gün Önce
Dönünce şunu fark ediyorsun ki dönmek hakikaten keyifli.

*foto: TIK

24 Nisan 2011 Pazar

zamansızlar kahvesi


Bazı zamanlar saatlerin içinde kaybolmaya ne gerek var, 3le 4 arasında bir fark aramaktan mutlu olmaksa yalnızlık, evet bazı zamanlar saatlerin içinde kaybolmaya gerek var. Yaptığım her işte 10dan geriye doğru sayıyorsam ve 0 dediğimde o işi bitirmek zorunda hissediyorsam bunu söylemeye ne gerek var ve evet şimdiye kadar bunu herkesten gizlemişsem birinin bilmesine gerek var, buna çok ihtiyacım var.


Bir şehirde insanlara yabancı olmaktan hüzün duyuyorsam, kaybolduğum her sokakta evime ait bir parça buluyorsam ve her bir parçayı birleştirdiğimde yine de aynı sevinci yaşayamıyorsam derdimi söylemekten çekinmeme ne gerek var, ama zamanı durdurup dışarıda insanlar kol kola yürürken ben sadece başımdan aşağı gözlüğümün üstüne, oradan da paltomun bir kısmına akan yağmurda buluyorsam kendimi burada sadece yağmuru sevmemi söylememde bir gerek var, gereksinim var.

Duyduğum şarkıyı aynı dilde bir tek ben söyleyebiliyorsam, yanımdan geçenlerin bana aldırış etmelerine ne gerek var ama sessiz sessiz çiçeklerin arasında yuvarlanırken bunun hayatımdaki son iniş olmayacağını insanlara onların dilinde anlatırken beni dinlemelerinde bir gerek var.

Çatısından tanımadığım şehirdeki insanların sevinç çığlıklarını duyduğum, ve annesinin elinden kurtulup balkona, beni izlemeye koşan çocuğa sırıtışımın ne gereği var, oysa ki pek matah olmayan bir zevkin doruğunda ayağımı havaya kaldırıp ötekini yanına almamla yer çekimini test etmemin bir gereği var, bunu ben biliyorum.

Vapurların şehrimden yol aldığını görüyorum, belli belirsiz bir sebepten o vapuru kaçıranların hırslı bakışlarını duyumsuyorum, çıkardığı suyun arkasından gelen martıların neyi istediğini biliyorum ve vapur iyice uzaklaşınca arkasında kalan o suyun dümdüz bir beton gibi kalacağını da. İşte bu beton benim ölümüme sebep olabilir, bunu yazmama gerek yok, gereği olan bir şey varsa yalnızlık, hep yalnız kalma dürtüsü, sofraya ikinci bir tabağı koyamamak ve hatta ne biliyor musun evde bardak kırdığın için bile üzülmemen, sana takım bozuldu diye kızan birinin olmaması.
1

Kötü bir şeyin olması içimi huzursuz etse de sevinçlerimin yüksek perdeden rol çalması beni mutlu ediyor. Sevdiğim az şeyin hayatımın pek çoğuna tesir etmesi, düzensizliğimi mutlu kılması sıradan hayatıma renk katıyor. Düzensizliğimi bir düzene çevirmiş olmam, beni ben yapan şeylerin tümüne, arkama yaslanıp nefes alışverişlerimde bir ritm tutturmama bile tesir ediyor.
2

Size sen demekten hiç hoşlanmam sevgili okuyucu, sizin zamanınızı da çalmak istemem ama benimle ilgili bir sır paylaşmaktan geri durmam eğer okumak isterseniz. Sizi pek tanımadığım doğru, biraz çekimser olabilirsiniz ama bana yazmaktan çekinmeyiniz, zira tanışmaktan haz duyarım ve uzatırsanız elinizi dahi sıkabilirim. Şimdi size vaat ettiğim şeyi söylememe izin verirseniz, ben pek büyük kaybetmedim ama iki üç yıl içinde çok kaybetmiş olacağım. Bunu tahmin etmekten öte biliyorum ve kaşı koyamıyorum, bazen sizinde olacakları tahmin edip engel olamayışınız gibi. Sevgili okuyucu, sizinle tanışma şerefine nail olmak isterim eğer beni kendinize layık görürseniz, aksi halde sizi varlığımla rahatsız etmek istemem. Yıllar içinde uzanacak samimi dostluğumuza tek başıma kadeh kaldırıyorum. Kendinize elzem önemi gösteriniz.
3

29 Mart 2011 Salı

festivalinizi nasıl alırdınız?

İstanbul Film Festivali 2 Nisan'da başlıyor. Hala bilet bulma şansınız olduğunu söylemeliyim.  Hafta içi 11.00, 13.00 ve 16.00 seansları ve tüm türk filmleri her zaman olduğu gibi 4 lira. Biletleri festival sinemalarından almaya çalışın, Biletix 4 liralık bilette 1 lira 75 kuruş para alıyor fazladan. Festival kitapçığını mutlaka satın alın, bir hatıra kalır bu bahtiyar günlerden size.

Şimdi size yok şu filme gidin, yok bu filmi mutlaka izlemelisiniz gibi burnu büyük önerilerde bulunmayacağım, hangisi hoşunuza giderse ona takılın biraz. Beni soracak olursanız her zaman olduğu gibi Hisar Kısa Film Seçkisi'ne ve bir de her zaman filmini çekmenin hayalini kurduğum Sirkeci-Halkalı tren yolunu ve çevresindeki hayatları anlatan Banliyö belgeseline bilet aldım. Belki bir iki film daha eklerim sessiz sakin olanlarından.


Ayrıca ücretsiz(beleş) workshoplar-terim diye çevirmiyorum- bu sene de devam ediyor. Onlar için detaylı bilgiyi de buradan edinebilirsiniz. Ben Akbank Kısa Film Festivali'nde ödül alan filmlerin gösterimine gitmeyi planlıyorum. Bu arada İksv'ye de gönüllü olarak başvurdum, artık gönüllü lazım olursa kanımla canımla yardımlarına koşarım.

Bir de 'Allah'ım böyle fikirler kimin aklına geliyor' diye şaşırdığım bir site açmışlar; insanlar festivalle ilgili kendi hikayelerini paylaşıyorlar. İsmi de pek manidar filmgibi30yıl

Son son şunlar var ki söylemek isterim Emek'ten sonra Yeni Rüya'da kapandı, artık bir sonraki sene ya Beyoğlu ya da Atlas Sineması kapanır, süper olur, süper kentleşiriz.

Festival çizelgesini indirmek için buraya, festival ana sayfasına gitmek içinse buraya tıklayabilirsiniz.

dipnot: o kadar canım sıkkın ki festival kitapçığı bile engel olamıyor bu duruma..

13 Mart 2011 Pazar

benzer parodiler

Hava durduk yere bozmuştu, cebimde kalan son bozukluklar gibi ve böyle bir günde sokağa çıkmaya yeltenen hiç kimse kadar dolu sokaklardan, uzun yürüyüşleri uman yokuşlardan ve bir de benden haber alamayan insanlardan çekiniyordum sadece. Önüme gelen çöp tenekelerinin içine eğiliyordum sanki ilk defa yapıyormuşum gibi. Eskiden, okuduğum zamanlardan hatırımda kalan bir cümle surat ifademe güzel yumruklar halinde iniyordu: 'insanları çöpleri ele verir, 1 litrelik kola şişesi yalnız bir adamı işaret eder ve eğer sen yalnızsan zaten yazık'. O zamanlar pek önemsemediğim bu cümlenin şimdi karşımda bana diz çöktürüyor olması, mağlubiyetlerimin en zayıf duygularımı toprağa gömmesine izin vermiyordu. Aklımın tam ortasında kalpten yükselen bir parça çalıyordu iki kişinin söylediği. Bunu hissediyor olmam yaşadığıma bir işaretti. Ama her zaman bir ama'nın oluşu yürümeme engel gibiydi.

Karnım açtı ve büyük şehrin lokmalarından biri olmaya pek hevesliydim. Ağzını kocaman aç diyen annesine uyan bir çocuk kadar güzel olan bu şehrin belki en lezzetli lokması olmayacaktım ama bunu bilmeyen insanların oluşu içimi rahatlatıyordu. Karnım açtı ve gözümün önünde ölümün, sonsuzluğa kavuşmanın anahtarı olduğunu anlatan rahibin saplantılı fikirlerini dinlemektense ölüme yaklaştığım şu anda korkuyla acının çok yakın kavramlar olduğunu insanoğluna anlatmak isteyişim nefesimi tutmama engel oluyordu.

70lerden çaldığım bir Pazar gününde kılık kıyafetim tam yerinde ölmeyi arzulayan bir adamdım. Ama hayal ettiğim ölme şekliden çok uzakta, bir dilenciden çok hala bir beyefendi gibi. Böyle ölmeyi yakıştırdığım adamlar da vardı ama ben yukarıdaki gibi bir ölümü hak etmeye çalışmıştım yıllarca. Oysa şimdi saçım sakalıma karışmamıştı, üstümde kirlenen kıyafetlerimden öte kirlenen bedenim ve arkamdan arayıp soracak insanlar vardı.

Ama dediğim gibi böyle ölüyordum ve son duyduğum radyoda çalan şeydi, hay aksi, hep unuturum zaten o adamı, John Parish miydi, hah yok yok Matt Elliot'tı. Sanki benim için söylemiş dostlarımla demlenirken dinleyeyim diye 'The Failing Song'.

17 Şubat 2011 Perşembe

kasım ve öbür diğer bütün aylar

Aylardan Kasım’ı çok severim, ama ondan bile sadece otuz tane yaşanıyor olması ne kötü. Kasım’ın 3ü gibi taşınma işlerinin sancısını üzerimizden atmıştık. O, gün boyu evde yazıyor, bense gündelik ihtiyaçları karşılamak için bir iki işte dikiş tutturmaya çalışıyordum. İş dediysem de yönetmenlik hayaliyle başlayan kariyer serüvenim zamanla sesçiye, ışıkçıya, set amirine hatta figürana kadar kaymıştı. Yine de yanımdan ayırmadığım not defterine, çekeceğim film için ufaktan notlar almaya devam ediyordum.

Evimiz Kuzguncuk’ta bir apartmanın 3. katıydı. Sonunda hikâyelerindeki kahramanlarınki gibi uzun tahta kapıları olan, pencerelerinden başka insanların hayatlarına misafir olabileceğimiz, ısıtmasız bir evimiz olmuştu. Havalar daha soğumadığından ısınma şimdilik sorun değildi, zaten pek umurumuz olacak gibi de durmuyordu. Odalardan birini boş bırakmayı seçmişti, bazen kararları O’na bırakmak çok daha keyifliydi. Salonda raflara sığdırmaya çalıştığımız kadar kitap ve sağında ve solunda pencere bulunan iki duvarın kesiştiği yerde bilgisayar duruyordu. Ortada bir tane kanepe, arkasında üstü kitap dolu bir yemek masası, diğer duvar dibindeyse yan yana dizilmiş boyu 1 metreyi aşan kitap yığınları. Bunlar salonun yegâne parçalarıydı. Televizyonumuz yoktu, aslında olmasa da olur havamız bu durumu tetikleyen etmenlerin en önemlisiydi. Köşedeki bilgisayarın işlevselliğinden de emin değildim çünkü O, her zaman parkenin üzerine bıraktığı laptopla çalışırdı. Gündüzleri yemek yemek ve geceleri sevişmek dışında kitap okuyarak ısınırdık. Her sayfanın ateşine kapılıp bir kurban verirdik duygularımızdan ve anlatıcının merhametine bırakırdık bütün yalanları.

Aylardan sıcağımsı Aralık’tı. Hem bir arkadaşı ziyaret etmek hem de O’nun istediği birkaç kitabı almak için Cağaloğlu’na düşürmüştüm yolu. Bakırköy’den atlayıp trenle Sirkeci’ye gelmiş, orada bir süre hayalini kurduğum kameralara bakmış oradan da Cağaloğlu’na çıkmıştım. Kitaplar 30küsür bir şey tutmuştu ama cebimde 27lira olduğuna ikna olan dükkân sahibiyle anlaşmakta zorluk yaşamamıştık. Biraz daha sağda solda sürttükten sonra saat 6 gibi Eminönü’nden Üsküdar’a giden vapura atlamıştım. Hava soğuktu ama ne bileyim belki birkaç detay yakalarım da not alırım diye üst kata çıkmıştım. Altımda alelade bir pantolon, içimde bir tişört, üstümdeyse rahmetli ananemin ördüğü yün hırka vardı. Hırkanın delikleri arasından giren sıcağımsı soğuk hava çıplak tenimde bir süre dans ettikten sonra gerisin geriye evrene karışıyordu. Bu son iki cümleyi aklımdan geçirince bayağı hoşuma gitmişti ve kendime ‘aferim oğlum, not al bu cümleleri’ diye telkinde bulunmuştum.

Üsküdar’da indikten sonra otobüse binmem gerekiyordu ama öyle yapmak istemedi canım. Bazen zorlamanın gerçekten âlemi yoktu, ben de kıyıdan yürümeye başladım saçma düşünceler içinde. Böyle bir an gözlerim kararıyor, bir açıyorum Cannes’da ödül almışım, tekrar kararıyor bir açıyorum Bafta’da ödül almışım, bir kez daha kapıyorum Altın Ayı’yı kucaklamışım. Hayatta bazı anların büyüsü vardır ya, işte öyle anlardan birinin içinde olduğumdan emindim. Ne kadar yürüdüğümü kestiremiyorum, aslında nerede olduğumdan bile şüpheliyim, karşıma bir tane sahaf çıktı. 

Bazen uzun zamanlar belki yüzlerce defa önünden geçersiniz de orada olduğunu fark etmezsiniz ya, işte öyle bir yer. Kapısının önünde bir kedi ve yanında bekçilik ettiği tahta bavul içerisinde onlarca eski kitap. İçeri giriyorum, kapıyı açınca üstteki zil boşa geliyor ve havada bir o yana bir bu yana sallanıp hafif tınılar çıkarıyor. İçeride keskin bir ilaç kokusu, sanki eskiden burası eczaneymiş gibi bir fikre kapılıyorum. Karşı masada benden bihaber bilgisayarla ilgilenen 30 yaşlarında bir bayan ve benim girmemle yüzüne tebessüm takınan 50li yaşlarına yeni bastığına ve bir dönem Erenköy’de tedavi gördüğüne emin olduğum ablası. O’na buradan bir kitap almak istiyorum ama cebimde hiç param yok. Şöyle kendimi ağırdan satan bir iki hamle sonunda gözüm bilgisayarın yanındaki Kolera Günlerinde Aşk’a ilişiyor. Kadın önce bana sonra kitaba sonra tekrar bana bakıyor ve omuz silkerek ‘okuyorum hala’ diyor. Ben de zaten alamayacağım için ‘şu an yanımda para yok lakin siz bitirdikten sonra ayırırsanız şayet’ diyorum bir umut. Arkamı dönüp çıkmak üzereyken ‘bana verebileceğiniz paradan daha değerli bir şeyiniz var mı’ diyor o da bir umut. Hiç düşünmeden cebimden not defterimi çıkarıp masanın üzerine koyuyorum öteki elimle kitabı kavrarken. ‘Eğer’ diyor ‘kitabı katlamazsanız çok sevinirim’. Sırtımın üzerinden arkamı dönüp hafif bir tebessüm de ben bırakıyorum dükkândan içeri. Bu sefer arkamı dönmeden elim kapı kolundayken ‘kediyi’ diyorum, ‘tabi’ diyor ablası eminim elini koyacak yer bulamazken. 

5 Şubat 2011 Cumartesi

sokak çetesiyle blues fantaziler

Hayat hep yarım ekmek arası ‘Sokak’ kıvamındaydı bizimkiler için ve elbette benim için. Taksimin arka sokak yarım barlarından bozma bir mekanda çalmaya başladık hep beraber. Esasında hayallerimizin işini bir Bond çantayla grandtuvalete satacak kadar yavşaktık hepimiz. Ama biri blues dese dünyayı yakacak kadar da cesur çocuklardık.

O dönemler canlı müziğin sadece pavyonlarda söylendiği zamanlardı ve bizim adımız ‘Sokak Çetesi’ydi, hepsi o. Zaten zamanla bize pek uymadığından ‘çete’yi atmış, sadece ‘sokak’ olarak kalmıştık. Grup olarak 10 üzerinden 2’yi, bilemedin 3’ü zor alırdık. Pek iyi çalamadığımızı üst katta oturan Kaltak Seniha’da söylerdi. Aç parantez Kaltak ismini biz koymamıştık, onun ismi Kaltak Seniha’ydı kapa parantez. Ama blues denilince hep akla biz gelirdik o zamanlar.

İyi çocuklardık esasında. Bir de bodrum katı kiralamıştık 125bin liraya. Hasbelkader ödeyebiliyorduk kirayı ama işte bir de faturalar olunca... Yerler parkeydi, duvarlarda Bilal’in ordan burdan yürüttüğü retro posterler vardı. Bir de çok iyi hatırlarım Modern Times filminin posteri vardı; Sokak grubunun beraber izlediği ilk film. Mutfakta bardan aşırdığımız dibi gelmiş votka şişeleri, mütemadiyen içinde makarnanın bıraktığı izler taşıyan tabaklar ve hepsi bu kadar, başka da bir şeyimiz yoktu.


Bizim için hep umut vardı ve ah birde bir türlü doğmayan güneş. Gecelerin karanlığından beter olmuş satırlarımız, ışığın ara sıra uğrayıp bir iki paket makarna bıraktığı yüzüne hasret kalmıştı. Ve biz yine de iyi çocuklardık Osman biraz piç olsa da. Blues dışında hep beraber sevdiğimiz başka tek bir şey varsa o da 60lar ve 70lerdi. Osman bir gün yanında sonraları üzerinden aylarca espriler yapacağımız hatta gittiğimiz her yere taşıyacağımız bir pikapla geldi, işte o zaman başka bir şey oldu. Hepimiz yemek paramızdan arttırdıklarımızı plaklara vermeye başlamıştık.

Biriniz bizim için en önemli tarihi soracak olursa şüphesiz aylardan kasımdı diye söze başlarız. Sıkıntılı geçen kasım ayının son günleriydi. İki aylık birikmiş kira, üstüme kayıtlı faturalar ve birde o akşam son kez çaldığımızın farkında olmadan yaptığımız 70ler partisi. Sedat’ın saatini Ermeni terziye rehin bırakmasıyla üzerimize 70lerin İspanyol paça pantolonlarıyla, boğazlı kazaklarını geçirdiğimiz son gecemiz.

‘Sokak’ olarak o sokağa, o bara, Kaltak Seniha’ya son kez veda ettik ve hayallerimizin sis bulutu içerisinde gözlerimizin önünde yok olmasına izin verdik. Eve döndük, Osman hemen gelirim diyerek ayrıldı. Hepimiz bir köşede sessiz sedasız gözyaşları döküyorduk. Osman elinde bir plakla içeri girdi, pikaba yöneldi, önce biraz cızırtı ardından çıkan ses: ERKİN KORAY, FESUPUNALLAH

bodrum katının tuvaletinden kağıda dökülenler
18 Kasım '97

3 Şubat 2011 Perşembe

bu isimsiz bir şarkının yarım kalmış güftesidir

kaybeden insanlar birbirlerini tanır, sinema kuyruğunda fütursuzca gülen fahişelerin çığlıklarının boş sokakları doldurduğu günlerin anılarını paylaşır, sebepsiz yere işlenmiş ya da işlenmekte olan yalan cinayetlerin kaba saba faillerini gizler, şehrine uğramayan trenlerden birine atlayıp uzaklaşmak isterken bile sigaranın son nefesini doya doya içine çekmek ardından karşısındaki duvara üflemek ister, şehir bilmemnebaşkanının bilmemkim oğluna işkence yaparken zevkin doruklarından soğuk suların gerçekliğine tüm iliklerine kadar titrer. kaybeden insanlar kaybettiklerinin farkındalığını kazanmak uğruna savaşların en çetin geçtiği yerde bataklık sürüngenlerinden beter inlerler sen hiç birinin sesini duyamazken. sesin her daim içerden geldiğine şahit olanların çok az yaşadığı ülkelerin en boktanından bir çıt yükselmezken kaybeden insanlar hüngür hüngür ağlar, paldır küldür davranır, şangur şungur camları yere serer, patır kütür dayak yer, yerli yersiz küfreder, olur olmaz şarkı söylerler. ciddiyetsiz davransanda onlar sana, kravatına, gömleğine, rugan ayakkabılarına, yana taranmış biryantinli saçlarına, yanında duran hanımefendilerine hörmet ederler.

ben kaybedenler kulübüne saygı duyulmayan zamanlardan kalmış hüzünlü bir besteyim, tekrar tekrar sonsuz kez dinlesen de hep seni anlatır, seni izlerim. sen kaseti değiştirmeyi unuttuğun bir günde bana seslen o ince sesinle. başka bir güfte elbet bulunur.

22 Ocak 2011 Cumartesi

bildiğiniz şeylerin yersiz itirafi üzerine

Sıkıntılarımla boğuşurken bu sabah ‘Sevmek Zamanı’nı izlemek geçti içimden. Her zaman nostaljiyi sevmişimdir çünkü aslında yaşamana imkan olmayan ve olsaydı içini çok güzel doldurabileceğine inandığın anların büyüsüdür nostalji. Nostaljiyi Yeşilçam’da aramam da şüphesiz en doğru tercihlerimden biri.


Bugün Yeşilçam filmlerinin kötü adamlarının repliklerini çalasım var, içinde nostaljik bir seyahate çıkmak istediğim. Ama bu işi elime yüzüme bulaştırmaktan korkarım, o yüzden iyisi mi kendi nostaljimi yaratayım.

Son zamanlarda yazma konusunda sıkıntı çekiyorum, sanırım bu durum yaşamakla ilgili sıkıntılarımdan ileri geliyor. Bazılarına göre henüz genç insanların sorunları olamaz. Fakat bana kalsa ufacık çocuğun sevdiği kıza karşı duyduğu karın ağrısı dünyanın en büyük sorunları listesinde başa oynayabilir. Çünkü sıkıntıların büyüklüğü onla başa çıkması gereken kişinin büyüklüğüyle ölçülebilir.

Her neyse bugüne kadar iyisiyle kötüsüyle yazılar yazdığım oldu. Her ne kadar insanlar yaptıkları işlerle ilgili her biri benim için ayrı ayrı değerli dese de bana göre öyle değil. Yazdığım vakit hoşuma giden lakin sonradan gayet sıradan bulduğum yazılarım ziyadesiyle var. Ama içlerinden bazıları var ki benim için hep özel kalacaklar. İşte şu güne kadar ki nostaljik ilk beşim:

Bara giriyorsun, sahne de bir grup, dillerinde Everly Brothers’dan ‘bye bye love, bye bye happiness’...

Eskiden pazar sabahları hep abimle kavga ederdik ekmek almaya gitmemek için. Oysa şimdi dışarı çıkmazsam açlıktan ölebilirdim...

Hastalıklı bir iş gününün ardından eve dönme çabam vardı sadece...

Geçenlerde faturayı ödememişim diye elektriği kesmeye geldiler. Durun yapmayın, bir karışıklık olmuş bile demedim...

En sıkı yumrukların altında ezilen ben değilmişim gibi davrandım. Bunu daha önceleri tekrarladığım olmuştu. Şu anki ötekilerden farklı bir durum sayılabilirdi fakat ben yine aynı bendim...

6) NEDEN OLMAZ?
Bu işlere bakan melekler var, onlar istemezse hiç olmaz. Belki annenden beddua almışsındır, beddua tutarsa da olmaz...

Dün telefonda verdiğim saçma cevaplardan sonra evin salonunda hazırlanan sorgu sandalyesine geçtim. ‘‘Neredeydin?’’ sorusuna vereceğim en sert yanıtı ararken buldum kendimi...

Saat 03.35'se ve senin hala uykun yoksa bir önceki günü hiçbir şey yapmadan geçirdin demektir...

5'i geçse de en azından 10'a varmadı.

16 Ocak 2011 Pazar

kirli muhasebe

İnsanlar kışları kat kat giyinir fakat neden soğuktan kaçmaya bu kadar ihtiyaçları olduğunu düşünmezler. Çünkü soğuk aslında gerçektir, sana yaşadığını hissettirir. Aldığın her nefesin duasını çırılçıplak bedenlerini buzla kaplı göle atmış şanslılara adarsın.
Şu sıralar kaybedenler kulübünün değerli bir üyesiyim. İnsanları notların, kıyafetlerin, paranın, lüksün bile mutlu edemediği dönemler varsa ben de onlardan birinin içinde olduğumu kabul etmeliyim. Şu zamana kadar saklanmak akıllıca bir çözümdü ama artık durumun ciddiyetinin farkındayım.

Sabah erken uyandım, ritüele buz gibi suyla başladım. Hemen üstüme bir kotla bir tişört geçirdim, elime de kapüşonlu bir yağmurluk aldım dışarı çıktım. Çok geçmeden ellerim buz kesmişti, sonraları başlarda sızlayan parmak uçlarım iyice hissizleşmişti. Tünelden yukarı çıktım, Fransız okulunu geçince soldaki büyük kapıdan girdim. Binanın girişinde ufak kapıya gelince karşı kapıdan çıkan kız geçmem için durakladı, ben de onun için durdum, yanımdan geçerken kısık bir sesle teşekkür etti, ben de tebessüm ederken kulağına eğilip ‘hayat bazen nostaljik filmler kadar siyah beyaz’ dedim. Yanımdan geçip giderken aklını gün boyu kurcalayabileceğimden emindim. Şimdi yalnız başıma kalınca kendi filmimdeki siyahları görür olmuştum. Eski trabzanlara tutunarak merdivenlerden çıktım. Arkası bana dönüktü:

          -‘Refik hocam?’

Arkasını döndü, o değildi, ‘birazdan gelir, siz buyurun odasına geçin’ dedi ince sesiyle. Pek de yabancı olmadığım odasına geçtim, her zamanki gibi saat çalışmıyordu, binanın boşluğuna bakan penceresi üstten açıktı. Kalkarken geriye doğru ittirdiği sandalyesi cama yaklaşmış, masasının üstündeki kağıtta anlamsız birkaç not vardı. Penceresinin üzerindeki çiçeğin üzerinde bir kuş dışarı çıkan sıcaklıktan faydalanma çabası içindeydi. Bu sırada ağzımın üstünden akan sümüğümü yuttum, kalanları da omzuma sildim. Kapı aralığında bu halimi gören doktor gülerek içeri geldi.

          -‘Evet’ dedim ‘ameliyat olabilecek miyim, sadece bunu bilmek istiyorum.’

-‘Bu pek mümkün görünmüyor.’

Kör olacağıma dair inancım git gide artıyordu, halbuki görmek her şeyden daha güzeldi, balıkçıları seyretmek, gözün yaşarana kadar güneşe bakmak, uzaktaki minibüsün nereye gittiğini görmek. Bunun gibi pek çok düşünce aklımdan geçti. Uzandım ve cebimdeki pilleri masanın üzerine bıraktım, arkamı döndüm;

-‘Psikolojik destek almana yardımcı olabilirim.’

          -‘Benim ihtiyacım yok, kendinize iyi bakın doktor.’ Ellerini filmlerdeki gibi alnına götürerek;

-‘Bu zamanlar herkes bunu söylüyor, hepimiz çok akıllıymışız gibi.’

          -‘Bakın doktor hastalığımı bu şekilde çözemem, bunu anlamanız gerek.’ Uzun bir ders verecekmiş gibi ayağa kalktı –sanırım bu üniversiteden kalma bir alışkanlıktı- sonra vazgeçti. Ben hiç istifimi bozmadan sol elimi kapıya dayamış halimle konuşmaya devam ettim;

          -‘Uygulamaları az çok biliyorum ve bildiğim bir sistemden yarar sağlayabileceğimi zannetmiyorum, bu kendi başıma çözmem gereken bir durum. Hem siz sinemacı olsaydınız, bir filmi normal biri gibi izleyebilir miydiniz?’ Köşeye sıkışmaya başladığından emindim.

-‘Kuşkusuz' dedi, 'kuşkusuz izleyemezdim ama ondan yararlanmaya çalışmaktan da geri durmazdım’. İşte şimdi gerçekten üşümüştüm. Eyvallah edip ayrıldım binadan. Bir sonraki adımı bilmeden rüzgardan beter savruldum. Galata'da bir kafeye attım kendimi, karşımda oturan kızdan ödünç aldığım laptoptan yazdım bu satırları.

Bazen ben de sırada ne var diye soruyorum kendime ama yalancı olmaktansa soğuktan donmayı yeğliyorum. Şimdi şu son satırı yazarken karşımdaki duvarda asılı saate ilişiyor gözüm ama sanırım pili bitmiş tıpkı benim gibi.

2 Ocak 2011 Pazar

bazen düşünüyorum da

* Özellikle ulaşım araçlarını kullanırken düşünüyorum ben. Önce araca biniyorum, ardından gözümün seçebildiği kadarıyla insanları süzüyorum ardından düşünmeye başlıyorum. Çünkü insanların düşünceleriyle büyüdüğünü yeni yeni anlıyorum. Düşünmediğim zamanlarda küçük gördüğüm insanlardan kendimce af diliyorum, bilhassa tiplerine bakarak yadırgadıklarımdan.

* Vasat bir senaryo, kendince kaliteli sanat yönetimi –kaliteliden kasıt çakma resimler, reklamını yapma koşuluyla kullanılan zengin restoranlar, ikeya evleri- ve parayla sağlanan kaliteli kameralar bir araya gelince iyi film çekilmez arkadaş. Ben oyuncular dâhil yedi kişiyle bir film çekmek istiyorum mesela, işte o zaman görüşürüz diyesim geliyor. Adı da manevralar.

* Kumkapı’da tren istasyonunu gören bir evde çekmek istiyorum filmi. Mutfak sahneleri için dondurulmuş sebzeler kullanmak istiyorum, sonra bir masada oturmuş yemek yiyen insanlar olsun istiyorum, hatta içlerinden biri büyük şapkasıyla gerçek bir Musevi olsun istiyorum.

* Amatör ruhla yapılmış her işi takdirle karşılıyorum ama bazen kızmıyor da değilim. Kim kötü bir iş çıkarsa eee amatörüz abicim diyor. Neden amatörlüğün arkasına sığınıyorsunuz oğlum siz. Bir iş yapmadan önce azıcık okuyun, deneyin sonra yapın .m koyim.

* Benim boğazı yüzerek geçmek gibi bir fantezim var. Esasında başarabilir miyim, emin değilim ama hep ileriki bir zamanda yapabileceğime dair inancım tam.

* Yemek yapma konusunda hiç başarılı olamadım, aslında bunun suçlusu tek başına ben değilim, gerekli şartlar oluşmayınca pek ihtiyaç duymadım o yüzden. Halbuki hep bir gurme edasıyla televizyon programlarında yemek eleştirisi yapmak istemişimdir.

* Yurtdışında gezmek denilince benim aklıma ilk İzlanda, İrlanda, İskoçya ve Bosna-Hersek gelir. Ne bileyim hiç öyle Amerika, İngiltere, Fransa, İspanya gibi zengin hayaller kurmadım bu güne kadar. Yatmadan önce varsa yoksa bu ülkeleri düşündüm. Şöyle atlayıp trene bütün Balkan ülkelerini görmek istiyorum, kiliselerde, istasyonlarda sabahlamak istiyorum. İşte bir gün bu hayallerimi birine anlatıyorken pat diye araya girdi ‘hippi gibi mi’ dedi, gibi gibi dedim. ‘Banyo falan yapmadan yani’ dedi, sen alajak dujj demek istedim ama fesüphanallah çektim.

* İnsan bazen arkadaşlarına dışarıdan da bakabilmeli bence, kıyafetlerine, konuşmalarına, hayata bakış tarzlarına falan. İnsan kendini arkadaşlarına o kadar yakın hissedince onlara başka birinin gözünden bakamıyor. İşte bu yüzden geçen Doğan’ı düşündüm. Saçları uzun, hafif kısa boylu, toparlak, bıyıklı, deri montlu Doğan’ı. Eğer metroda Doğan’ı tanımadan yolculuk yapsaydım ona nasıl bakardım diye düşündüm. Belki pek önemsiz gelirdi ya da içimden derdim ki şunun saçlarına bak, kızların ki bu kadar uzun değildir. Ama tanıdığım Doğan hakkında yorum yapmamı isteselerdi onu kendi çapında yüce idealleri olan farklı bir insan olarak tanımlardım. 2 sene öğretmenlik okuduktan sonra bölümü bırakıp başka bir bölüme geçen kaç deli vardır ki şu hayatta derdim, sonra bu devirde grubuyla plak çıkarmak isteyen ağır sapkın biri derdim, beni Freddie Mercury ile tanıştırmış insan derdim, bunları derdim yani. Ama tanımasaydım Doğan’ı, pekala ağzımı yamultarak salak derdim, ahmak derdim, montofon ineği derdim.


* Her seferinde radikal kararlar alıcam diye diye bakkaldan radikal alıyorum. Yalan lan aslunda, bak ben şimdi gidiyorum D&R'dan alıyorum Uykusuz'u, orada bedava Radikal gazetesi de veriyorlar. Halbuki bizim bakkal Uykusuz, Penguen falan bile getirmeye başladı ama işte 25 kuruşluk gazetenin ve D&R poşetinin cazibesine kapılıp bakkala ihanet ediyorum. Ha, bir de D&R'da 1 liraya film satıyorlar, geçen gün dayanamadım 2 tane daha aldım, eve geldim bi saydım 7 tane olmuş.
 
* Radikal kararlar konusuna gelince, evet alacağım -alıcam diye okunur- ama tam beceremiyorum, yani tam alıyorum sonra vazgeçiyorum. Sürekli vazgeçmemin 2 sebebi var. İlki gözlerim, gerçekten yakında hiç göremeyeceğime dair inancım gün geçtikçe artıyor. Solu kaybettim kaybedicem, hemen laf yapmayın, okula devre arası girsin doktora gideceğim. Diğeri ise kimseye söyleyemeyeceğim kadar mühim bir sorun, yani dostum kişisel algılama söyleyemem.
 
* Açık Radyo'da program sahibi bir insan olmak da fena olmazdı be Noel Baba.

*Fotoğraflar Açık Radyo'da Cazır Cazır programının sahibi Deniz Koloğlu'nun bloğundan: http://cazircazir.blogspot.com/ Program her perşembe 12de, eli sıkılası insan, tebrikler.

25 Aralık 2010 Cumartesi

sergüzeşt dünya ve orada olmayan insan

Son ayyaşları da postaladıktan sonra bahşişlerle beraber hâsılatı bölüştürdüm, ceketimi alıp çıktım. Binadan çıkmak üzereydim ki canım birden Medet’e uğramak istedi. Baktım havası yerinde değil yoluma devam ettim. Sabah ayazında ceketimi önüme siper ettim, hemen köprü altından Tarlabaşı’na geçtim. Evim yakındı, yoldan aşağı ilk sağ yapınca dördüncü ya da beşinci binaydı.

Kapı kilidini çevirdim içeri girdim. Önce alt kata Ali gelmiş mi diye kontrol etmeye indim, henüz gelmemişti sonra ilk kata kendi odama çıktım. Saat 5e geliyordu ve sokak lambası tam da odama vuruyordu. Keşke diye geçirdim içimden keşke perdem olsaydı. Yatağa uzandım ama aç ve sarhoş olunca uyumak mümkün değildi. Gerisin geriye kalktım, giriş katına indim çünkü mutfak oradaydı. Mutfağın orada olması demek yemek demekti, yemek demek uyuyabilmek demekti, aklım bunları idrak edecek kadar çalışıyordu. Küflenmiş ekmek arası kokmuş peynir, bir de asidi kaçmış kola. Hadi ekmek eski diye küflenmişti, peynir de mutfağın karşısındaki tuvaletin kapısı açık diye ama ağzı yeni açılmış kolanın neden asidi kaçmıştı ki. Ya da kaçmamıştı ama bana öyle geliyordu. Bu eziyete daha fazla katlanamayacağımı idrak edince durdum. Birden aklıma Ali geldi, tabi ya ondan isteyebilirdim bir şeyler. Üst kata koştum, bir süre zarfını cep telefonumu aramakla geçirdim, bu arada hareket ederken ısındığım iyi oldu. Evde ısıtma sistemi olmadığından hareketle ısınabiliyorduk. Telefonumu ceketimin cebinde buldum ama şarjı bitmişti ve üstüne şarjın ucu kırıldığından kullanamıyordum. Ben tüm bunları yaparken saat 5buçuğu gösteriyordu. Üstüme montumu geçirdim, battaniyenin altına girdim. Tek düşündüğüm yemek ve bir de perdeydi, tabi bir de ısınma sorunu.

Uyumak, uyku, pelesenk, acı, uyuklamak, sergüzeşt kelimeleri içerisinde uyandım uykumdan. Eskiden pazar sabahları hep abimle kavga ederdik ekmek almaya gitmemek için. Oysa şimdi dışarı çıkmazsam açlıktan ölebilirdim. Saat 5buçuğu gösteriyordu. Demek ki dedim pili bitmiş, gitmişken bir de pil alayım. Kahvaltıdan sonra buraya taşındığımdan beri gitmekten haz duyduğum bir yere gidecektim. Bu sırada gerçek saati merak ettim, telefonumda çalışmadığından bilgisayarı açıp baktım. 2ye geliyordu. En sevdiğim kırmızı, çizgili gömleğimi giydim, montumu da üstüme geçirdim, çıkmadan Ali’ye baktım yatağı bozuk ve boştu, çıktım. Köşedeki bakkalda ekmek arası salam, kaşar yaptırdım, yiye yiye Tarlabaşı’ndan Çukurcuma’ya yürüdüm.

Yedikçe aklım başıma geldi, ihtiyaçlarımı ve cebimdeki parayı tekrar gözden geçirdim. Ekmeğim bitmişti ki bitpazarına vardım. Az ileride bir canhıraş, öte yanda sert pazarlıklar, arkamda küfür eden çocuklar; böyle bir yerdi bitpazarı da. Perdeci arıyordum yana yakıla ama önce pilleri buldum. Yanında plak satan entel görünümlü bir abi vardı. ‘Kaça’ diye sordum. ‘Ne verirsin’, dedi. Ben de ‘3 tanesine 20 lira veririm’ dedim, hemen üç tane poşete attı. ‘Seçseydim’ dedim ama en güzel plakları verdiğinden emin bir tavırla kaşlarını çattı. Pikabım yoktu ama yine de aldım. ‘Perdeci var mı buralarda’ diye sordum, eliyle arka tarafı işaret etti. Perdeciye yöneliyordum ki o an pencerenin ölçüsünü almadığımı fark ettim. Göz kararı 3 metre olduğuna karar kılınca perdeciyle pazarlığa tutuştuk. ‘Abicim, metre kare hesabı bunlar’, dedi ‘bak ben sana şunu veriyim 20 milyona, olmazsa haftaya getirirsin’. Düşündüm, mantıklı geldi, aldım ben de. Bir süre daha oralarda dolandıktan sonra eve döndüm, aldıklarımı bıraktım. Ali’nin odasına indim, yatağı toplanmıştı ama yoktu. İşe geç kalmamak için acele çıktım.

.
.
.


Saat 4e geliyordu paydos ettik. Bir kadeh şarap alıp Medet’in yanına indim. Uzattım, içmiycem dedi. ‘Ne oldu lan iki gündür canın sıkkın yönetmen’ dedim. ‘Abi kamerayı buldum bulmasına ama şimdi de mikrofonum yok, sessiz film mi çekilir’ dedi. ‘-kadehi uzatarak- bi kadeh çek sen hele’ dedim, uzandı aldı. ‘Charlie Chaplin filmleri kötü mü’ dedim ‘hem sen de oyuncuları dilsiz yaparsın, al sana çözüm’. Mutlu olmamış olacak ki cevap vermedi. ‘Bak sana ne diycem?’, merakla suratıma baktı. ‘Bizim evin halini biliyosun, barda bir ısıtıcı var, onu araklayıp eve götürelim diyorum, bana yardım etsene hem biz de kalırsın’ dedim. Kabul etmiş gibi başını kaldırdı, yukarı çıkmak için merdivenlere yöneldi. Arkasından sen çık, ben geliyorum gibilerinden bir şeyler sayıkladım. Yukarı çıktığından emin olunca tezgahın altındaki şarj aletini cebime attım, bara çıktım. Patronlar yoktu, yüklendik ısıtıcıyı evin yolunu tuttuk. Sen benim odaya çık ben Ali’ye bakıp geleyim dedim Medet’e. Aşağı kata indim, Ali’nin yatağında bir kız yatıyordu. Tekrar yukarı çıktım Ali benim yataktaydı.

18 Aralık 2010 Cumartesi

gidememiş çocuğun sıradan kavgası

5 NUMARA ŞİMDİ

Çocuk aslında gidebilirdi, şimdi görüyorum da kesinkes giderdi. Ama O, geçmişi kurcalayadursun, hayat aciz anıların ışığı altında düşündüğü günlerden öteye gitmiyordu. Ya da şöyle demek gerekirse hayat devam ediyorken ‘O’, saplantılarının tutsağı olmuş bir sürgün evinde duvarlara aynı çentiğin derin yaralarını kazıyordu. Bazen -bir süre- bu çalkantıda dibe vurma ihtimalinin üzerinden geçiyor, yaptığı hesaplamalardaki yanılma payını ortaya çıkarıyor, her defasında kendisine fazladan birkaç gün ekliyordu. Dibe vurumun gerçekleşmesi için son şansının üstünün karla örtülmesine izin veriyor, aşması gereken duvarlara sırtını yaslayarak zaman denen kavramın üstünü toza bulamasını keyifle bekliyordu.

Ve bu sırada karşıdaki bayan ve siz bayım Zavallı anlatıcınızın çocuğun durumuna daha anlaşılabilir bir açıklama getirmesi derdindesiniz. Bunu yaptığınız için kendinizden utanmalısınız.


2 NUMARA GEÇMİŞ

Çocuk için bir şans var, o uyuyorken kendisine sunulan. Ama uyanıkken de yanından geçti. Ne derdi Le Petit ‘Asıl görülmesi gerekeni gözler görmez’. Onun kalbi gözlerinden de kör olmuştu. Gitmek için sabırsızlanıyordu belki ama kalmayı daha mı kolay sanıyordu. Her güzel gün için bir duygu kazanmak inancındaki çocuk pek çok günlerdir bu adeti unutmuş, gelecekteki şimdinin hesabını yapıyordu. Zavallı çocuğun gidememe ihtimaline kapalı hali geleceği onun için zorlaştırmaktan öte gitmiyordu.

Ve siz değerli okuyucu, neden bu çocuğa acıma duygunuzla yaklaşacağınıza hırsının kölesi olduğu için sinirleniyorsunuz! Siz ondan daha mı iyisiniz, kıyafetleriniz, statünüz, hayalleriniz onunkinden daha mı öte? Ondan farkınız var mı ki eleştirme cüretini kendinizde bulasınız.

HİÇ NUMARA GELECEK

Süslü pazar eşyalarından en beğendiği mızıkayı ağzına götürdü çocuk. Bir şeyler kazanması için çok şeyler çalması gerekiyordu. Tozlu rafların arasından onu çıkaran Exupery’ye ithafen en güzel Latin melodilerini peş peşe dizmeliydi. Gelecek üç saat öyle de yaptı.

Bazen yani demem o ki bazı zamanlar sevgili okuyucu insan gelecekten bir parçasını geçmişin içinde kaybeder. Bulduğunuz değerli günlere..

Zavallı anlatıcınız,
Anno Domini 1997, 17

23 Kasım 2010 Salı

yıllanmış palavra

En sıkı yumrukların altında ezilen ben değilmişim gibi davrandım. Bunu daha önceleri tekrarladığım olmuştu. Şu anki ötekilerden farklı bir durum sayılabilirdi fakat ben yine aynı bendim. Odada bulunanlara şöyle bir göz geçirdim ve dışarı çıktım. Demiştim ya ben bu gibi durumlara alışkındım. Yenilerden kısa boylu tıknaz olanın ‘ama neden, fakat nasıl’ faslını kesmesini beklemek sinir bozucu bir hal alıyordu. Tekrar içeri girdim, buna dalmak demek daha makul olurdu.

-Defolun.
-…
-Hemen.

Duvardaki saat 4ü henüz gösteriyordu. Odaya loşluk hakimdi. Kırmızı perdeyi azıcık sıyırdım, içeri ışık doldu. Karşıda kumkapı tren istasyonu, biraz dikkatli bakınca balıkçılar görünüyordu. Camın önündeki koltuğa oturdum, elim komodinin üzerindeki mektuba gitti, bir sigara yaktım. Dumanı, içeriyi aydınlatan ışığın üzerinde yükselirken sigaranın tüm zehrini vücuduma gark etmesini keyifle bekledim. En sıkı yumruklar demiştim ya, işte onu unutun. Böylesi bir ilkti. Büyük fantezisinden geriye kulağımda fasılın müziği vardı, çocuklara seslendim sesini biraz daha açtılar. Artık kapının arkasında neler fısıldadıklarını duymama imkan yoktu. Ben kafamı arkama yaslamış düşünüyor gibi yapıyorken onun rahatlamış bedeni hala sallanıyordu. Bu günlük yeter dedim. Çocukken de hep böyle sallanırdı. Ama bu günlük yeterdi. Mektubunu okumadan cebime soktum. Kalktım ve ayaklarından kaldırdım bedenini en tepeye. Tuttum, tuttum, tuttum, ta ki çocuklar gelip ipini kesene kadar. Sonra üzerime devrildi tüm bedeni. Ben ki en sıkı yumruklar altında ezilmiştim ya bu beden hepsinden ağırdı. Bırakmaya niyetim yoktu, merdivenlerden koşarak kaçtım, sahile indim. Hava soğuktu, ayaklarım buz kesmişti. Son gücümle kaldırıp denize fırlattım. Üstüme az su sıçratmadı kerata. Şişmiş vücudu yavaş yavaş suya gömüldü, gözden kaybolana kadar izledim. Arka cebimde durmaktan düzleşmiş paketi çıkarıp ağzıma bir sigara götürdüm ama yakmadım.

Tıknaz olan
-Amirim, dedi.
-Gerek yok, dedim öldü o.

Bütün gün ne yaptım yemin ederim bilmiyordum. Havanın kararmasıyla akşam için hazırlanmaya başladım. Mezenin en kralını hazırladım, bugün, dedim kendime bugün sek içiyoruz. Sofraya geçtim, hem sek hem yalnız içiyordum. Ne zaman ki kafam iyi olmaya başladı o an hatırladım mektubu -tek mirasımı-. Buruş buruş olan kağıdı düzelttim ama vakit okumak için çok geçti. Onun yerine bir mektupta ben bıraktım masanın üstüne bir de aklımda kalan tek aile fotoğrafını.

-yazmayı çok özlemişim-

22 Ekim 2010 Cuma

sümük muhabbet

Hastalıklı bir iş gününün ardından eve dönme çabam vardı sadece. Zeytinburnu'ndan tramvaya geçtik. Yanımda iş yerinden Zeki var, o da Kabataş'a geçecek. Başım ağrıyor, bir de uykum var ki sorma. Zeki başladı anlatmaya. Yok işte diyo ne yoğun bi gündü, işler böyle giderse bu ay iyi prim alırız, sonra yarın merkezden teftişe gelicekler aman geç kalmayalım. Bırak cevap vermeyi başımı sallamaya mecalim yok.

hayat tepe taklak (temsili)

Zeki bendeki mazlumluğu fırsat bilmiş olacak ki çenesi yerlerde. Yok diyor babam ölünce köydeki evleri satıp Beşiktaş'ta ev alıcam, yok toplamda 1 trilyonu bulursa kendime Burger King bayiliği alıcam, yok borsaya girip şirketin hisselerine ortak olucam. Bazen böyle içinden küfredersin ya hani dersin 'eh .mına koym bi sus artık'. İşte tam o kıvamdayım. Allahım susmuyor, ebesini anlatıyor, nenesini anlatıyor, geçen sikiştiği kızı anlatıyor. Allahtan o mukaddes ses duyuldu yoksa boğazlıycaktım ibneyi: 'Gelecek istasyon Eminönü, next station Eminönü'.  İnmek için kapıya yanaştım, hala arkamdan bağırıyor 'yarın geç kalma'. Bi siktir be Zeki.

Hemen Üsküdar vapuruna geçtim. İçerisi sıcacık, fazla da insan yok. Deniz resmen bütün stresimi, yorgunluğumu aldı. Yarınki teftiş için elimdeki evraklara şöyle göz ucuyla bir baktım ama sonra evde devam ederim düşüncesiyle bıraktım. Zaten iskeleye yanaşıyorduk da. Üsküdar'da inip karşıdan otobüse geçtim. Orta kapıya yakın koltukta seyehat etmeyi severim, yine oraya geçtim. Yanıma önce yaşıtlarına kıyasla daha olgun bir genç oturdu. Daha sonra yerini 75 yaşlarına yaklaşmış bir dedeye teslim etti.

Şimdi nasıl yaptığını hatırlamıyorum ama dede eskiden buralar böyle değildiden başladı ve tek kişilik muhabbetini siyasete kadar getirdi. Yok, Abdullah Gül bunların komşusunun oğlumuş da, yok bahçelerinde çok top oynamış da, yok hala gelir elini öpermiş de. Bir yandan kafamı sallıyor, bir yandan da telefonun birbirine dolanan kulaklığını çözmeye çalışırken dedeye mesaj veriyordum. Orta kapının önünde duran üç genç durumu farkedip bir dedeye bir de benim halime bakıp gülüşüyorlardı. İnmeme daha bir durak vardı ama atladım otobüsten.

böyle bişi yok
Yorgun argın binaya varmıştım ki birden kapının önünde kapıcı Muzaffer belirdi. Şimdi ki kapıcılar öyle eski filmlerdeki gibi değil, adam bana hesap soruyor. İyi akşamlar dileyip geçeyim demek ne mümkün. Halit bey dedi sizin birikmiş aidat var, onu bi şey yapsak olur mu. Ulan üzerimde de para yok ki, ben de dedim Muzaffer onu yarın akşam getirsem olmaz mı. Valla Halit Bey bana göre hava hoş ama biliyorsunuz işte yönetici bey bana kızıyor. 'Evde de para yok ki nasıl yapsak, bankadan çekip geleyim hemen' dedim. Muzaffer bana göz kırpıp neyse ben bu seferlik idare edeyim, artık yarına dedi bıyık altından gülerken.

Eve çıkıp, duş aldım, hemen evraklar üzerinde çalışmaya başladım. İçeriden şu şekil sesler geliyor:

''bir harf lütfen, A, ahh mastardan geldii, evet süreyi dudurduk'', biraz sonra ''Hamdi beye teşekkür ediyorum ama 76 bin liralık teklife yokum, Yokummm diyoooorrr'' peşi sıra ''yahu sevgili Bardakçı, o Yıldırım Bayezit'in yaptırdığı bir camiidir, hem (yazarın adını hatırlamıyorum) Ahmet'in Eski Mektuplar isimli kitabında da yazılıdır. Haa, evet ben onu okumuştum(ÇÜŞŞŞ)''.

İçeriye bağırıyorum ama duyan yok 'Aşkım, şu televizyonun sesini kapatır mısın, lütfen', 'alovvv, kime diyorum'. Biraz sonra ses kesildi, hanfendi yanıma gelip 'hadi aşkım yarın erken kalkıp bakarsın biraz da' deyip yatağa yolladı. Valla karşı koyacak halim de yoktu. Yatağa yattım, gözlerim kapanıyor, başım çatlıyor. Dedi gözlerini kapat bak sana ne göstericem, bilse açabilecek halimin olmadığını. Ne getirse beğenirsin...


Ben bunları yazarken;

@Turgut şu an çıksak Yunus Emre sahnesine yetişiriz, var mısın yok musun diye mesaj attı, ben de hamdi beye teşekkür edip yokum dedim. Zaten hali hazırda salı günü bir oyuna biletimiz var, önce onu izleyelim.

@Türkçeyi katlettim yazarken, bir de küfür ettim, bozuluyor bu çocuk demeyin ya da diyin, bilemedim ben.

22 Eylül 2010 Çarşamba

gece monologları

Pantolonumun paçalarının istanbul sokaklarında sürtmelerini seviyorum. Benim için gözler neyse pantolonum için paçalarda o. Bu yüzden pantolonumun paçaları geniş, boyu uzun.

                                                                               ***

Sürtmek demişken bence sürtmekle sürtük aynı şey değil. Sürten kişiye denmezki sürtük. Sürtük kötüdür, sürtmek iyi. Avare olmanın şanındandır sokak sokak sürtmek.

                                                                               ***

Ben basbayağıgece verimli olan bir insanım. Saat 24'ü geçti mi bende uykunun esir aldığı bir uyanıklık hali başlar. Hangi sınırda olduğumu kestiremesemdeverimlilik namına iyi işler yaparım. Üstüne geceleri asla nescafe içmem. Aslında gündüzleri de nescafe içmem. Yani ben aslında hiç nescafe içmem.

                                                                               ***

Çamur atmak deyimi de yerinde güzel. Misal çamur banyosu yapan birine çamur atmak fevkalade güzel.

                                                                               ***

Çok fazla bildiğimden değil ama nerede caz müzik olsa durur dinlerim. Tabi cazdan önde gelen önceliklerim de var Türk Sanat Müziği gibi. Artık yavaştan olgunlaşma dönemime girdiğimin bir işareti bunlar.

                                                                               ***

Hiç iki yanağın tadı bir olur mu?

                                                                               ***

İstisnasız her ailede 'büyüyünce ne olicen len kereta' diye sorulan sorulara 'doktor olicem' diye cevap veren bir velet ve ardından 'doktor olup beni iyileştirecek' diye atlayan bir nine vardır.

                                                                               ***

Saat 03.35se ve senin hala uykun yoksa bir önceki günü hiçbir şey yapmadan geçirdin demektir.

                                                                               ***

Işık kaynağına yaklaştıkça cismin gölge boyu uzar. Nereden çıktı falan deme, şimdi(o zaman) telefonun ışığının önünde kalem çevirirken çözdüm olayı.

                                                                              ***

Günümüzde her şeyin kurusu makbul. Meyveler bile hep kurutulup ihraç ediliyor sonra yaşın yanında kuru da yanar diye bir söz var. Buradan da kurunun iyi bir şey olduğunu anlıyoruz. Yani biri size piç kurusu derse hemen alınmayın. Sonuçta sizi bayağı yüceltmiş de oluyor.