24 Ekim 2012 Çarşamba

o da ayrı bir tez konusu

...
sonuçta o son dilim pasta başka birinin midesinde de olabilirdi. fakat ne hakla, ben hediye aldım o kadar hem de kendimden bir parça verir gibi. ben bunları düşündüysem o son parça pasta elbette benim hakkım.
...

***
güzel bir sonbahar akşamında radyodan en sevdiğim şarkı çaldı mı mutfağa geçip bir kahve yapasım gelir. yapmasına yaparım da o sırada ya şarkı bitmiş olur ya kahve soğur. en iyisi şarkı çalarken biraz mırıldanıp sonra muhabbete çekirdekle devam etmek diye geçiririm içimden. onulmaz yaralarımı bir başkalarınınkilerle kapatmaya çabalarım. güzel sonbahar akşamları nadir gelir.
***

(((
şimdi durduğum yerden kalkıp odama gitsem, kitaplıktan kenarlarını incitmeden kırmadan tutunamayanlar'ı çıkarsam herhangi bir sayfasını açıp herhangi bir satırını okusam 'selim sen onlara ayak uyduramadın belki de uydurmak istemedin, sen ayak diremek istedin, zaten onlar da anlamıyorlardı, senle dalga geçiyorlardı' gibi bir şeyler karşıma çıkar, buna gönülden inanıyorum.
)))

&&&
kitap kapaklarının köşelerini bantlamayı da ynoç'tan gördüm, gerçekten bir sağlamlık katıyor. ynoç diye isim mi olur, belki de yazarken yınoç diye yazmam gerekiyordu. bat dünya bat, kör kal da piyango bileti sat.
&&&

+++
türk seyircisinde erken yenen golden sonra hep bir şok gol, hiç ummadığımız bir gol havası oluyor ya, bu takım bize nasıl gol atar, resmen şans golü kıvamında. kimse de demiyor ki biz bu kadarlık top oynuyoruz beyler, uyanın. hem ne demeye elin cluj'u, elin macaristan'ı, elin rumen takımı erken dakikalarda bulduğu şok golle diye anlatıyorsunuz maçı spikerler. adamlar ona göre kuruyor sistemini. demek ki senin defansın düşündüğün kadar güçlü değilmiş. demem o ki artık öyle dünya devlerine kafa tutmalar çok geride kaldı ama maçı anlatan ve izleyen kitle yeni futbola inanmak istemiyorlar. bir de bu kadar basit bir şeyi bu kadar karışık niye anlattıysam.
+++

^^^
bir insan oturuyor 2 senesini bir kitabı yazmaya veriyor. belki bunu yaparken kimseye bundan bahsetmiyor. bu nasıl bir dirayet. geçen aylarda diyarbakır'a gitmiştim. yanımda her gördüğüne şaşıran, iki çok müstesna  üst düzey yetkili 'burada yaşanır vallahi' insanı vardı, çocuklara yol falan sorduk. istedim ki misal ben kürtçe biliyor olayım, bunlara o zamana kadar söylememiş, saklamış olayım ve çocuklarla kürtçe konuşayım, onlarda hemen 'a a hayretler içerisindeyim' insanına dönüşsünler. halbuki ben kürtçe bilsem daha uçaktayken başlardım orada kaybolursak korkmayın ben kürtçe biliyorum, sonuçta bir lisan bir insan, ben çok kolay adapte olurum demeye. dirayet çok önemli.
^^^

###
'burada yaşanır vallahi' insanı gördüğüm yerde kaçarım, ne kadar pis bir insan. hem ukala hem yalancı. 'a a hayretler içerisindeyim' insanı seni hiç adamdan saymıyorum bile.
###

<<<
ne okuyorsun şimdi sen dedi. müze yönetimi dedim. füze yönetimi mi diye sordu. şaşırmıştı. alnından akan ter kaşının tam üzerinde mevzide siper almış asker edasındaydı. hayalleriyle oynayamazdım. evet dedim zaten lisansımı da nükleer enerji üzerine yapmıştım. yok yok düzelttim hemen müze efendim ne münasebet dedim. bu sefer yüzü düştü, hımmm dedi, e iyiymiş dedi. 
>>>

{{{
'rokoko'ya inanmıyorum ama bir barok gerçeği de yok değil.' imza: bir neoklasist. boş vakitlerimde sanat tarihi okuyorum ama neticede hayatım da komple boş.
}}}

///
benim bir kpss vardı o yalan oldu. sonra dedim ki acaba evde oturup örgü mü örsem yoksa gidip bir yüksek lisans diploması mı alsam. e örgü işinde para var allah için ama bende gözler o kadar iyi değil. gittim istanbul üniversitesi müze yönetimi yüksek lisansı'na başvurdum. belki lisans diploma notum kanada meteoroloji istasyonu verileri kadar düşük olabilirdi ama kpds'de, ales'te yardırmıştım kendi çapımda. mülakat da fena geçmeyince kabul edildim bölüme. dört hafta oldu git gel yapıyorum. haftada tek gün, yani iş de bulsam araya sıkışabilir. hayatım bu yollu ilerliyor.
///

%%%
geçenlerde kardeşimin anadolu üniversitesi'nde okuyor ve arkadaşımın da aynı üniversitede yüksek lisans yapıyor olması hasebiyle eskişehir'e bir ziyarette bulundum. kime sorsam sonbaharı bile soğuk olur dediği için yüklendim montu, kabanı, kazağı. hava sıcaklığı 15'in (yazıyla onbeş) altına düşmedi. ben çok beğendim açıkçası. tramvayı biraz ufak yapmışlar zannımca, o yakın gelecekte (tatil dönüşü, okul çıkışı) büyük sorunlar oluşturur, onun dışında porsuk çevresinde güzel cafeler var ama içlerinden biri hepsinden de güzeldi. dur reklam da olsun 'arka bahçe' diye bir yer. usturuplu çalışanları, güzel şarkı tercihleriyle gönlümde taht kurdu. onun biraz gerisinde de bir kitapçı var, şimdi aklıma gelmedi ismi, oradan da eski kitap falan temin edilebilir temiz çalışıyorlar. şelale'ye kadar gittik ama bir bursa'da çıktığım 16'ya 9 bursa manzaralı tepe kadar olamadı. çok fazla araba görmedim, ne kadan mutlu oldum bilemezsin mecnun. odunpazarı'nda bir kahvaltı, donas'ta etli ve tavuklu donas, bir çiğbörekçide çiğbörek, tantuni gibi yemek tecrübelerim oldu. espark'a yakın tam namlı'nın yanındaki pastanede hayatımda yediğim en kötü poğaçayı yedim. 7 poğaça, iki ufak çay ve bir meyve suyuna 13 lira verdim. hayatımda illa ki kazıklandığım oldu ama en çok koyan bu oldu. poğaça aşırı kötüydü, çay çok acıydı, meyve suyu hazırdı allahtan, ona bir şey diyemem. güzel bir geziydi. dönerken içimden dedim ki öğretmen maaşıyla yaşanır burada.
%%%

???
rainer maria rilke'nin gerçek adının rene karl wilhelm johann joseph maria rilke olduğunu biliyor muydun? bana böyle isim verseler dünyayı yerinden oynatırım. ama daha önce de dediğim gibi hadi burak'ı geç de soyadım çok tırt benim. ben bir şey yapsam soyadım resmen 'yok yok onu yapan bu burak değildir' diye beni eleverecek.
???

---
ben bir hikaye yazarken önce giriş cümlelerini oluştururum sonra onun gidişatına göre hikayeye karar veririm. yazdıkça hikaye nereye doğru gidiyorsa o yöne yönlenirim ben de. aslında saçma bence. insan önce oturur hikayesinin çatısını kurar sonra karakterleri yaratır sonra taslak yazar sonra taslağı genişletir sonra geriye dönüp düzeltmeleri yapar falan fişmekan. ben niye böyle yapamıyorum acaba, hep bunun derdindeyim. bu sabah uyandığımda yine böyle kendi içimden bir hikayenin giriş kısmını söylüyorum. bir anda dur bak bunu da böyle unutmadan bir kalem kağıt getireyim de yazayım belki bir yerlere gider dedim. gittim kalem kağıt getirdim yatağa tekrar uzandım ama o ana kadar söylediğim şeyleri bile yazamadım. dedim belki şiki şiki baba kasetim olsaydı gelirdi aklıma ama yoktu işte. kendisine şiki şiki baba kaseti alamayan burak'a burak mı denir. 
---

!!!
şu yazdıklarımı okuyorum da ne kadar gereksiz. fazladan özgün bir şey söylemiyorum, sadece zaman kaybıyım. okumaya değer bile bulmuyorum ve bu söylediklerimde çok ciddiyim. ne vardı ben de söylediklerimle farklı bir tat bıraksaydım insanlarda hatta söylemediklerimle daha da merak uyandırsaydım. acaba hayran olunası şeyler mi söylemek istiyorum yoksa beni tatmin edecek şeyler mi yazmak istiyorum, bu ayrımda kaldım. ne bileyim barış bıçakçı sevilmiyor mu, yusuf atılgan sevilmiyor mu, gabriel garcia marquez sevilmiyor mu, dostoyevski sevilmiyor mu. ben işte bu sevgiden istiyorum. ama işte her şey insanın soyadında bitiyor mecnun.
!!!

7 Ekim 2012 Pazar

#biziüzenşeylerekarşı

nuri bilge ceylan'a, zeki demirkubuz'a, fatih akın'a bak ne güzel tam yönetmen isimleri ya da emrah serbes'e, alper canıgüz'e, barış bıçakçı'ya bak tam romancı isimleri. her şey isimde bitiyor arkadaş, benden tabi ki bir cacık olmaz, bir sefer soyadımda hayır yok, yani isimden yine kurtarabilirdim ama soyadım işi tümüyle bozuyor. 

olsun, yine de yılmadım, yeni yayın döneminde açık radyo'ya program yapmak için başvurdum, durumu açık açık anlattım yani, soyadım b. ama bir şansı hak ediyorum bence yine de dedim. programın ismini sordular, 'bizi üzen şeylere karşı' dedim. böyle isim mi olur demeye yeltendiler, 'durun size giriş jeneriğini okuyayım' dedim, önümdeki kağıda bakarak 'merhaba, ben annemin atmaya kıyamadığı eşyalar, bizi üzen şeylere karşı'nın ilk yayınına hoş geldiniz. bugün aranıza montreal'den katılıyorum. montreal'de hava çok bulutlu altı derece, meteoroloji uzmanlarına göre yağış ihtimali bulunuyor' dedim.

'programı yalnız mı sunacaksınız?' diye sordular ters ters bakarken. 'yani aklımda birileri yok, aslında arada arkadaşlarımı da getirmek istiyorum. misal aramızda bizi üzen şeylere ilk karşı çıkan isim doğan'dı, okulu bıraktı, kendine bir stüdyo açtı, şahsen ben gidip göremedim ama bir stüdyosu var yani. bir de ömer var misal, bir miktar hayat tarafından ezilmiş diye nitelendirir kendisini. ama o kendisini üzen şeylere karşı şu anda tiyatro sınavını kazandı. o başarmış, bize anlatabilir karşı koymayı. hayatta çoğumuz bizi üzen şeylere karşı koyamıyoruz ama bu program bizi birbirimize yakın hissettirecek bir iletişim yolu olabilir diye düşünüyorum. çünkü bizi üzen şeylere karşı, ucu açık kalmış bir cümle başı gibi, öznesi gizliden biz olan bir eksiltili cümle gibi. tamamlamak bize kalmış. ben bunları hatırlatmayı amaçlıyorum. biri çıkar beni üzen şeylere karşı oturup onları izlemeye devam ettim der, öteki bağırır ve beni üzen şeylere karşı silah doğrulttum der. misal ben beni üzen şeylere karşı yere kapaklandım diyorum.' diye karşılık verdim. 'bir gün radyoyu açarız, kanallar arasında dolaşırken en sevdiğimiz şarkıya rastlarız ama sonu çalıyordur, buna üzülürüz. hepimiz yaşamış olabiliriz bu durumu ya da yaşama ihtimalimiz vardır, işte ben bizi üzen bu tür şeylere karşı bir tavır takınmak istiyorum, o şarkıyı tekrar çalayım istiyorum, belki gerçekte şarkının sonunu yakalamış birisi olmayabilir ama olsun tekrar çalayım ki hayata karşı duruşumuz belli olsun. bir kitap almak istiyorsunuzdur, paranız da kısıtlıdır, ben o gün elimdeki kitabı bir vapurda bırakayım, siz alın o kitabı, varsın sizin almak istediğiniz kitaptan farklı bir kitap olsun, sizi üzen şeylere karşı böyle bir tavır takınmış olayım ben. bizi üzen şeylere karşı kadeh kaldıralım hep birlikte, gidişatı değiştirmek için.' uzun soluklu bir paragraf kadar konuşmuştum, içimden taşanların ağzıma gelenleri kadar anlatmıştım niyetimi. durmaya niyetim yoktu.

'siz sormadan ben söyleyeyim, 25 dakikalık bir program öngörüyorum, yani aslında 55 dakika seçeneği de güzel ama konuşacak o kadar konu bulamam, zaten şayet program yapmama izin verirseniz bu benim için ilk olacak o yüzden kısa olmasını tercih ederim. yine izin verin de sizi yormadan ben anlatayım. elbette bir açık radyo dinleyicisi olarak müzik zevklerimizin paralellik gösterdiğini söyleyebilirim lakin ne tür müzik çalacaksın derseniz buna cevap veremem. çünkü ben müzikleri program öncesinde hiç ummadığım anlarda rastladığım şarkılardan oluşturmak istiyorum. güzel şarkılara ayaküstü rastlanabileceğini, bunun mümkün olabileceğini kanıtlamak istiyorum ve ayrıca o an çalacak esere nerede, ne yaparken rastladığımı da  anlatmak istiyorum.'

bir koca paragraf daha anlatmıştım derdimi, durmadım, hız kesmedim.

'siz sormadan ben söylemeye devam edeyim. bizi üzen şeylere karşı'nın sosyal sorumluluk yanı var mıdır? bu programla ilgili şayet biri böyle düşünürse buna üzülürüm hatta bozulurum. bizi üzen şeylere karşı durmak sosyal sorumluluğumuz değil mi diye sorarım ben de. ama bunun dışında elbette bizi üzen toplumsal şeylere de karşı bu program. yüksek lisansa kabul için görüşmeye girdiğimde hocalardan biri bana bilmembirşeyle alakan var mı demişti, çok heyecanlıydım duymamıştım, efendim diye sormuştum, hoca tekrar bilmembirşeyle alakan var mı demişti, ben de soruyu tam duyamadığımdan yok demiştim. hocanın sorduğu soruyu o anı kafamda sonradan canlandırdığımda anlamıştım akkuyu'yla alakan var mı, ilgileniyor musun demişti. hem hocaya hem de size cevabım evet. akkuyu'yla da ilgileniyorum, hasankeyf'le de ilgileniyorum, ayı gyrlls'i de seviyorum.'

'şimdi anlattıklarımın sonuna geldiğime göre azıcık duygusal yazayım ama gerçek de yazayım. beni almazsanız size kırılmam da gücenmem de. bir sonraki yayın döneminde burada olursam yine başvururum, yine almayın yine darılmam yine gücenmem. çünkü bana sorsanız, ben de kendimi almazdım herhalde, çünkü tuşlara gereksiz basıp her an bozabilirim aletleri. alet diyorum yani artık ne olduğunu bile bilmiyorum, durum bundan ibaret. öyle ya da böyle değil; günbegün, yılbeyıl, onyılbeonyıl hep kalbimdesiniz. sevgilerimle.' iki koca paragraf daha anlatınca nihayet durmuş, karşıdan cevap bekler pozisyona geçmiştim.